Type Here to Get Search Results !

'İnsan Kendi Zihniyle Aynı Odada Duramıyor Artık'

'İnsan Kendi Zihniyle Aynı Odada Duramıyor Artık'
Sevilen Yazar Serhat Kaya ile çağın yalnızlığı, şiddeti, edebiyatı ve insanın içindeki uçurum üzerine bir söyleşi

Bir ekranın ışığında sabahlayan milyonlar; aynı masada oturup birbirine dokunamayan insanlar, kendini özgür sanırken algoritmaların içinde kaybolan zihinler… Bugün çağımızın en büyük trajedilerinden biri de hiç olmadığı kadar görünürüz ama hiç olmadığı kadar yalnızız.

Son yıllarda yayımladığı romanlarla çağın kırılgan ruh hâlini anlatan, toplumsal gerçekliği bireyin iç yaralarıyla aynı cümlede buluşturabilen önemli romancılardan biri Serhat Kaya. Özellikle ödül alan romanları ve yakın zamanda geniş yankı uyandıran Uçurum ile okurların dikkatini çeken Serhat Kaya; şiddetin normalleşmesini, modern insanın tükenişini, ilişkilerin sessizce çürümesini ve edebiyatın geleceğini anlattı.

Söyleşimiz sadece edebiyat üzerine değil, tümden bir çağın ruh hâli üzerine oldu. Ve belki de en çok şu sorunun etrafında dolaştık: İnsan, kendinden bu kadar uzaklaşınca geriye ne kalır?

Son yıllarda ödüllü romanlarınızla daha geniş kitleye ulaşmaya başladınız. Sizce okur, romanlarınızda en çok neyle bağ kuruyor?

Sanıyorum insanlar artık kusursuz kahramanlardan sıkıldı. Çünkü hayatın kendisi kusurlu. Benim romanlarımda herkes biraz yaralı, biraz eksik, biraz geç kalmış halde dolaşıyor. Okur orada kendisini görüyor olabilir. Bugün modern insanın en büyük problemi başarısızlıktan daha çok, anlaşılmamak. Bir de galiba şunu hissediyorlar: Ben yukarıdan konuşan, hayatı bir akademik kürsüden anlatan bir yazar değilim, bilakis sokağın içinden anlatıyorum. Metrodan, kahve kuyruğundan, aile sofralarından, suskun evlerden geçiyor hikâyelerim. Okurlar metinlerimde kendi hayatının yankısını buluyor, bazı kısık sesleri daha güçlü duyuyor olabilirler.

Özellikle Nadide Adalet ve Bekleme Odası romanlarınız sonrasında eleştirmenler sizin için “toplumcu gerçekçilikle modern yalnızlığı aynı potada eritiyor” yorumunu yaptı. Bu tanım size yakın mı?

Yakın tarafları var elbette. Çünkü bireyi toplumdan ayrı düşünmek çok adil olmaz. Bir insan neden yalnızlaşıyor? Neden öfkeleniyor? Neden şiddete eğilim gösteriyor? Bunların hepsi kendisi kadar, en az yaşadığı çağla da ilgili. Bugün insanlar birbirini gerçekten dinlemiyor. Cevap vermek için adeta bir sıra bekleniyor sadece, anlamak çoğunluğun umurunda değil. Böyle olunca ilişkiler de yüzeyselleşiyor. Benim derdim biraz bunları da yazmak. Romanlarımda ülkeler, milletler değişse bile, ben hep insanın içindeki kırılmanın, aslında paydaşı olduğu toplumdaki büyük çatlağın küçük bir parçası olduğunu anlatmaya çalışıyorum.

Son romanınız Uçurum, birçok okur tarafından “rahatsız edici derecede gerçek” bir modern klasik olarak bulundu. Uçurum’u yazarken sizi en çok zorlayan şey neydi?

Gerçeklik. Çünkü artık hayattan daha karanlık bir şey yazmak çok zor. Haber bültenlerini açıyorsunuz; şiddet, cinayet, istismar, nefret… Hepsi yazılmış tüm romanlardan ve filmlerden daha sarsıcı, daha yaralıyıcı. Uçurum’u yazarken beni daha özenli yazmaya koşullayan nüans, insanın içindeki karanlığı dürüstçe göstermek ama umudu tamamen öldürmemekti. Çünkü edebiyat yalnızca yaranın kendisini göstermek değildir. O yaranın neden oluştuğunu da anlamaya çalışmaktır. Roman karakterlerimi yargılamıyorum, tersine, anlamaya çalışıyorum. Belki okur da bu yüzden rahatsız oluyor; çünkü romandaki kötülük çok yabancı gelmiyor ona.

Romanlarınızda modern insanın bağımlılıklarına dikkat çekiyorsunuz. Tüketim, haz kültürü, sürekli uyarılma ihtiyacı… Sizce çağımızın en büyük bağımlılığı nedir?

Kaçmak diyebilirim. İnsan artık kendisiyle kolayca baş başa kalamıyor. Sürekli bir ses olsun istiyor. Telefon, müzik, bildirim, video, içerik… Neden derseniz, çünkü sessizlikle karşılaşınca kendi içindeki boşluğu duyacağını biliyor. Bence çağımızın en büyük bağımlılığı dikkat dağınıklığı ya da tercihli uyarıcılardan daha önce, iç dünyadan kaçma arzusu. Eskiden insanlar yalnız kalınca düşünürdü. Şimdi yalnız kalınca telefona sarılıyor. Bu yüzden modern çağın giderilmesi en zor defolarında biri şu olabilir: İnsan kendi zihniyle aynı odada duramıyor artık.

Son yıllarda artan şiddet vakaları hakkında ne düşünüyorsunuz? Gençlerde yükselen öfke sizi korkutuyor mu?

Korkutmaktan çok üzüyor. Şiddet durduk yere ortaya çıkmaz. Bastırılmışlık, değersizlik hissi, sevgisizlik, adaletsizlik, ekonomik baskılar… Hepsi zamanla birikiyor. Bugün insanlar çok yorgun. Ruhsal olarak da yorgunlar. Sürekli bir şeye yetişmek zorunda hissediyorlar kendilerini. Daha başarılı, daha güzel, daha görünür olmak zorundalarmış gibi yaşıyorlar. Böyle bir baskı düzeninde merhamet azalıyor. Toplumda merhamet azaldığında ilk yükselen şey öfkedir. Özellikle çocukların ve gençlerin artık çok erken yaşta tükenmiş hissetmesine üzülüyorum. Yirmili yaşlarında hayattan yorulmuş bir kuşak oluşuyor. Bu çok ağır bir şey. Göreceksiniz; önümüzdeki 50 yıl boyunca sanat bu yorgunluğu ve alt kırılımlarını işleyecek, edebiyat bunları yazacak, daha görünür hale getirecek.

'İnsan Kendi Zihniyle Aynı Odada Duramıyor Artık'

Zülfü Livaneli’nin sizin için söylediği “Bu neslin en iyi yazarlarından” cümlesi çok konuşuldu. Aranızdaki ilişki sizin için ne ifade ediyor?

Ustamın benim ya da romanların hakkında söylediği ve söyleyeceği her söz, her övgü benim için büyük bir sorumluluk. Çünkü Zülfü Livaneli gibi bir ustanın hayatına baktığınızda yalnızca edebiyat görmüyorsunuz; vicdan görüyorsunuz, hafıza görüyorsunuz, insanlık görüyorsunuz. Kendisiyle konuşurken karşımda en çok, gerçek sanatçının, büyük bir edebiyatçının, kibirden azade olduğunu, daima insanlığı yükseltecek bir çaba içerisinde olduğunu görüyorum. Usta diyebileceğimiz şahsiyetlerin en önemli tarafı budur zaten; size sadece üretmeyi değil, hayata müteferric olmamayı ve insanlara karşı nasıl daha adil bakmanız gerektiğini de öğretirler. Dolayısıyla, Livaneli’nin kişiliği de cümleleri de benim için çok kıymetli, iyi ki hayatımda var, iyi ki onunla aynı çağda yaşıyoruz.

Sizce bu yüzyılda insanlar neden kendilerini daha yalnız ve baskı altında hissediyor?

Nedeni açık; bir sistem tarafından, neredeyse herkes sürekli performans göstermek zorunda bırakılıyor. Eskiden insan sadece yakın çevresine kendini kanıtlamaya çalışıyordu. Şimdi bütün dünyaya… Sosyal medya bunu büyüttü. Herkes mutlu görünmek zorunda. Güçlü görünmek zorunda. Başarılı görünmek zorunda… Ama insan sürekli “görünmeye” çalışınca, içerideki gerçek benliğini kaybetmeye başlıyor. Bu yüzden kalabalıkların içinde büyüyen bir yalnızlık var.

Edebiyat bütün bu dijital çağın içinde sizce hâlâ güçlü bir alan mı?

Kesinlikle öyle. Hatta belki de artık daha önemli. Çünkü edebiyat hızın karşısında durabilen nadir değerlerden biri. Bir roman sizden yavaşlamanızı ister. Beklemenizi, derinlikli hissetmenizi ister. Bugün her şey birkaç saniyede tüketiliyor. Ama iyi edebiyat hâlâ insanın içinde yıllarca kalabiliyor. Bu yüzden okumaya temas formu çağa bağlı değişse de romanın gelecekte bitebileceğine hiç inanmıyorum. İnsan kendini en çok ve en doğru biçimde başka bir insanın hikayesinden tanıyor. Bu nedenle, insan var oldukça hikâyelerin varlığına ihtiyacı da sürecektir.

'İnsan Kendi Zihniyle Aynı Odada Duramıyor Artık'
Uçurum daha çok yeni. Peki sonrasında yeni romanlar için zihninizde nasıl bir dünya var?

Bir süredir iki yeni roman daha yazıyordum, bitirmeye çok yaklaştım. Biri yine Uçurum tadında ve iddiasında; gün ışığına çıkmamış bazı tarihi gerçekleri de içeriyor ve çok şaşırtıcı. Diğeri ise insanın hayat üzerindeki aşınması ve eksik hissedişleri üzerine düşüncelerimden doğdu, varoluşsal bir roman oldu. İkisi de yüksek düzeyde tatmin etti beni. Bağırmadan dağılan hayatların, sessizce yorulan ilişkilerin, sabah hiçbir şey olmamış gibi işe gidip içten içe çökmüş insanların okurken kendi yararlarına birçok şeyle yüzleşeceklerine inanıyorum. Çünkü bana göre çağımızın majör dramı, büyük felaketlerin dahi önüne geçen, küçük ama sürekli kırılmalar.

Son olarak; bugün kendini sıkışmış, yorgun ve hayata geç kalmış hisseden insanlara ne söylemek istersiniz?

Yalnız değiller; bunu itiraf edebilen ve edemeyen büyük kalabalıklar var. Hayat bazen toparlanmaz. Ama yine de devam eder. Bence insanın kendisine yapabileceği en büyük iyiliklerin başında, her şeyi çözmek zorunda olmadığını kabul etmek geliyor. Gerekçesi de çok açık; bazı yaralar tamamen geçmez. Bazı eksiklikler kapanmaz. Fakat insan yine de bir pencere açabilir kendine. Yine de bir cümlede, bir şarkıda, bir sokakta yeniden nefes alabilir. Adına “umut” dediğimiz şey de bu değil mi zaten; tam iyileşmesek de “rağmen” yaşayabilmek.

 * Haber-Söyleşi: A. Elçin Tanören


Tags

Yorum Gönder

0 Yorumlar
* Please Don't Spam Here. All the Comments are Reviewed by Admin.

Top Post Ad

Below Post Ad