Dar pantolon modası reflüyü tetikliyor

Yapılan çalışmalar toplum genelinde insanların neredeyse yüzde 7'sinin her gün yemek borusunda bir yanma hissi yaşadığını ortaya koyuyor. 

Bu belirtileri gece yaşayanların oranının yüzde 36'ya çıktığını söyleyen Anadolu Sağlık Merkezi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Melih Özel, özellikle fazla kilo ve yaşam tarzının reflüye neden olduğunu belirtti. Prof. Dr. Özel, "Dar pantolonlar, korseler, sıkı kemerler reflüyü tetikler. Eğer reflü hastasıysanız ya da reflü semptomlarınız olduğunu düşü­nüyorsanız, doktora bile gitmeden önce giyim tarzınızı değiştirmelisiniz" diye konuştu.

Yemek borusu, diyafram ve mideye ait kas yapılarının o bölümü yeterince kapatamaması ve bunun sonucunda mide içeriğinin yemek borusuna kaçması olarak tanımlanan reflü birçok kişinin hayatını olumsuz etkiliyor. Reflünün görülme sıklığı kadın ve erkeklerde aynı olurken hastalığa bağlı komplikasyonlar erkekleri daha çok etkiliyor. Sanılanın aksine stres ile reflü arasında doğrudan bir ilişkinin bulunmadığını söyleyen Anadolu Sağlık Merkezi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Melih Özel, "Ancak stres mide asit salınımı ve kan dolaşımı üzerindeki olumsuz etkileri şiddetlendirebilir" dedi. Yaşam tarzının reflü hastalığında büyük etkisi olduğunu anlatan Prof. Dr. Özel, "Sigara kullanıyorsanız, yağlı ve aşırı besleniyorsanız, fazla kilonuz varsa reflü hastalığına yakalanma riskiniz kaçınılmaz olur" şeklinde konuştu.

Dar ve yüksek belli giyim tarzından uzaklaşın
Yaşam tarzında yapılacak değişikliklerin reflü ataklarının sıklığını, şiddetini etkileyeceğini vurgulayan Prof. Dr. Melih Özel "Sıkı giysilerden uzak durmak ve korse, sıkı kemer, dar pantolon, dar etek giymek yerine vücudu sarmayan, sıkmayan giysiler tercih etmek reflü has­talarına inanılmaz derecede semptom kontrolü sağlar" dedi. Prof. Dr. Özel, reflü hastalığı olanlara ya da reflü semptomu olduğunu düşünenlere doktora bile gitmeden önce giyim tarzlarını değiştirmelerini önerdi.

Uyurken 20 cm kuralı hayatı kolaylaştırır
Daha hafif giyinmek, uyku sırasında karyolanın başu­cunu biraz yükseltmek, öğünleri küçültmek, egzersiz yapmak gibi basit değişikliklerin hastalık kontrolünü sağlayacağını anlatan Prof. Dr. Özel, "Ayrıca domates suyu, greyfurt suyu, sodalı içecekler, kafein içeren içecekler reflüye neden olabilir" dedi. Uyku sırasında vücudun pozisyonunu değiştirmenin gece yaşanan reflü ataklarını rahatlatacağını söyleyen Prof. Dr. Melih Özel, "Reflüye engel olabilecek bir yatış pozisyonu için yapılması gereken asıl değişiklik, karyolanızın başucu kısmını 20 cm kadar yükseltmektir. Bunun yatma pozisyonu açısından rahatsızlık verici olduğunda şüphe yok. Bu yaklaşıma alternatif olarak reflü yastıkları bulunuyor. Alternatifleri deneyerek hangisinin sizin için yararlı olabileceğini bulmak mümkün. Ancak yastıktan çok daha önemlisi de yemek yedikten hemen sonra yatılmaması" dedi.

Kilo fazlalığı demek daha sık reflü atağı demek
Kilo fazlalığı olan ya da obez hastaların zaten ciddi bir sağlık riski ta­şıdıklarını anlatan Prof. Dr. Melih Özel "Yüksek tansiyon, kalp damar hastalıkları, şeker hastalığı ve bazı kanserler bu riskler arasında en başta gelenler arasında. Reflü hastalığı koşulunda kilo fazlalığı demek daha sık reflü atağı demek. Obez hastalarda reflü daha ağır seyrediyor. Kilonun kont­rolünü sağlayacak şekilde mantıklı ve sağlıklı bir diyet uygulanması, reflü­nün kontrolü için çok önemli" uyarısında bulundu.

Prof. Dr. Melih Özel reflü hastalarına 8 basit öneride bulundu;

  • Az yiyin, öğün atlamayın, ara öğünleri ihmal etmeyin
  • Beslenme içeriğinizdeki yağ miktarını kesinlikle azaltın
  • Süt ve süt ürünlerini test edin. Yağ içeriği daha önemli. Özen gösterin
  • Şeker ve tatlı sizi üzebilir. Çikolata, nane ve tarçın da...
  • Baharatlar önemli. Acı yemek güzeldir ama gece kâbusunuz olabilir
  • Sitrik asit içeren, kafein içeren, asitli içecekler belirtilerinizi artırabilir
  • Sebzeler gaz yapabilir ama genellikle reflünüzü azdırmaz. Hemen yaf­tayı yapıştırıp, kategorize etmeyin
  • Dışarıda yemek yerken, tatilde, seyahatte, nerede olursanız olun diye­tinizin kontrolünü elden bırakmayın

Mavi Balina, önce hipnoz ediyor sonra öldürüyor

Mavi Balina çocukların, gençlerin canına kıymak için internette geziniyor. Bu korkunç internet oyunu, gençleri 50 gün boyunca, şiddeti giderek artan 50 tane çılgın şey yapmaya itiyor. Oyunun sonunda ise gençlerden intihar etmeleri isteniyor. Sadece Rusya'da en az 130 genç intihar etti.

Almanya'da yaşayan 14 yaşındaki Furkan Ş. isimli bir çocuk ile Türkiye'de yaşayan 24 yaşındaki Evrim M. isimli gencin intiharlarının arkasında da "sanal şantajın" olduğu düşünülüyor.

18 yaş altı gençler arasında yayılan ve dünya çapında yüzlerce intihar olayıyla bağdaştırılan oyun durdurulmaya çalışılıyor.

Peki çocuğunuzu zamanın teröründen nasıl korursunuz?

Uzman Klinik Psikolog ve Hipnoz Uzmanı Mehmet Başkak, bu konuda önemli tavsiyelerde bulundu:

SANAL HİPNOZLA BEYİNLERİNİ YIKIYORLAR
"Çocuklar ebeveynlerinden yeterince sevgi ve ilgi alamadıklarında, kendilerinden intihar etmelerini isteyen zayıf bir ilgi olsa bile onlara ilgi gösteren herkese karşı savunmasız kalırlar.
Buradaki en önemli unsur, çocukların önce kabul edilebilir tekliflerle, daha doğrusu direktiflerle oyuna dahil edilmesi ve sonraki adımlarda her söyleneni yapmaya koşullayan bir sanal hipnoz sürecine sokulması. İlk sorular itaat etmeye eğilimli, sorgulamayan, bilişsel becerileri yeterince olgunlaşmamış çocukları seçmeye yönelik. İlk sorulardan sonra ise oyun üzerinden gittikçe derinleşen bir sanal hipnoz süreci oluşur. Burada aslında önemli olan oyun oynamak değil; oyunun, oyuncunun risk içeren emirleri sorgulamadan uygulamasına yönelik, kötü amaçlı telkinlerle kurgulanmış olması. Basit adımlardan, zor adımlara doğru gelişen bir süreç söz konusudur. Körpe zihinlerin kendilerini öldürmeyi dahi oyunun bir parçası gibi düşünmelerini sağlayan bir algı 50 adımda inşa edilir. Oyunda subliminal (bilinçaltına hitap eden telkinler) de kullanılıyor.

Çocuklar, sonuncusu intihar etmek olan kendilerinden istenen 50 görevi yaparken, beyinleri yıkanmış bir duruma gelir. Bu şekilde intihar etmeleri gerektiğine, çünkü öbür tarafta onları daha iyi bir hayatın beklediğine veya intihar etmezlerse başlarına ya da ailelerinin başına kötü bir şey geleceğine inandırılırlar.

Oyunun arkasındaki kişiler, ergenlerin zihinlerini olabildiğince savunmasız hale getirmek için çeşitli yöntemler kullanıyor. Oyunun yöneticileri, gençlerin akıllarını kontrol edebilmek için sofistike psikoloji yöntemleri kullanıyor. Kurbanlarını internette sosyal medya gruplarından seçiyorlar, en savunmasız gençleri seçip, seçilenleri özel bireyler olduklarına inandırıyorlar. Sonra onlara intihar görevini vermeden önce 50 gün boyunca liste tutuyorlar. Bu süre zarfında, kurbanlar, çeşitli sembolleri vücutlarına keserek çizip, yöneticiye bir resim veya video göstererek sadakatlerini kanıtlıyorlar. Gençleri sabahları 04:20'de uyandırarak gün boyu mantıklı kararlar almalarını engelliyorlar ve onları yoruyorlar. Gençlere korku filmleri, intihar ve imha sahneleri göstererek dünyanın giderek kötüleştiğine inandırıyorlar.

Kaybeden, yalnız hisseden, depresyondaki ve umutsuz gençler bu tür oyunlara karşı savunmasız kalıyor.

ÇOCUKLARINIZLA KALİTELİ VAKİT GEÇİRİN
Mavi Balina veya diğer tehlikeli oyunlardan çocuklarınızı korumanın en iyi yolu, çocuklarınızla kaliteli vakit geçirmektir. Çocuklarınızla ne kadar çok vakit geçirirseniz, çocuklarınızın Mavi Balina ve diğer tehlikelerden etkilenme ihtimalleri azalacaktır. Mavi Balina'yla daha önce karşılaşmamış olsalar bile, kendilerine zarar verme eğilimli olan çocuklar genel olarak ailelerinden ilgi görmediklerini hissediyorlar.

İlgi görmediğini düşünen, arkadaş edinmekte zorluk çeken, odalarına kapanıp ya bilgisayar başında ya da telefon başında saatler geçiren çocuklar sanal tehlikelere karşı savunmasız. Özellikle bu yapıdaki çocuklara karşı aileler daha dikkatli olmalı ve çocuklarla güvene dayalı bir paylaşım ilişkisini kurmalıdır.

Gençleri tiyatroya, sanata, spora yönlendirin. Böylece internette geçirecekleri vakit azalacaktır.
Ebeveynler çocuklarıyla konuşmalı ve kendi seçimlerini yapabileceklerini ve hayır demenin yollarını tartışabileceklerini vurgulamalıdır.

Her şeyden önemlisi de onları yargılamamaya çalışın.

ÇOCUĞUNUZU AKRAN BASKISINDAN NASIL KORURSUNUZ?
Doğru zamanda çocuğunuzla konuşun. İlla ki bir tören şeklinde "konuşmamız gerekiyor" diyerek özel bir ortamı zorlamaya gerek yok, aynı ortamı paylaşmak, onun hoşlandığı bir şeyleri birlikte yaparak akışında bir sohbeti geliştirmek gerekiyor. Çocuğunuz bunun bir sorgulama değil bir konuşma olduğunu hissetmeli.

Konuşmak demek, sizin sürekli art arda nasihatleri sıralamanız anlamına gelmiyor, art arda kuralları, doğruyu yanlışı dikte etmek anlamına gelmiyor, ergenler bu tür durumlarda genellikle tepkisel olur ya da kendilerini kapatırlar. Onu dinleyin. Yalnızca onunla konuşmaktan kaçının. Endişelerini ve deneyimlerini dinleyin. Onun endişelerini anlayın. Yoksa kendini rahatsız eden şeylerden bahsetmeye isteksiz hale gelir.

Ona 'hayır' demenin yollarını öğretin. Eğer hayır demekte zorlanırlarsa, çocuklarınıza her zaman gelip sizinle konuşabileceklerini söyleyin. Çocuğunuzla iletişim sorunları yaşıyorsanız bir uzmandan yardım alabilirsiniz."

Uzman Klinik Psikolog Mehmet Başkak, küçük yaşta çocukların internet başında kendi başlarına bırakılmamaları gerektiğini belirterek, ebeveynlere gençlerin internette ne yaptıklarını ve tüm sosyal medya hesaplarını yakından izlemelerini tavsiye ediyor.

TV’den çok cep telefonuna bakar olduk...

Günün ortalama 2 saat 59 dakikasını cep telefonu ekranını izleyerek geçiriyoruz. Televizyon başında harcanan süre ise 2 saat 14 dakika...

Avantajix.com Kurucu Ortağı Güçlü Kayral : "Cep telefonu bağımlılığı, e-ticarette mobilin payını her geçen yıl artırıyor. Mobil alışverişte Almanya, Japonya, Fransa gibi devleri bile geride bırakır olduk"

Cep telefonu ekranı karşısında geçirilen süre son bir yılda yüzde 15,4 artarak 2 saat 59 dakikaya ulaştı. Türkiye'de günlük ortalama televizyon izleme süresi ise 2 saat 14 dakika.

İngiltere merkezli global sosyal medya ajansı We Are Social'ın 2017 Türkiye rakamlarına göre, 71 milyon mobil kullanıcının yüzde 75'inin akıllı telefonu bulunuyor. 42 milyon mobil kullanıcı da akıllı telefonu üzerinden sosyal medyaya giriyor.

Türkiye'de internete bilgisayar üzerinden girenlerin oranı 2016'ya göre yüzde 29 gerileyerek yüzde 36'ya düşerken, mobil trafik yüzde 33 artarak, yüzde 61'e ulaştı.

400'ü aşkın sanal mağazadan alışveriş yapanlara nakit para ödeyen Avantajix.com'un kurucu ortağı Güçlü Kayral, We Are Social verilerinin cep telefonunun Türk insanının günlük yaşamının vazgeçilmez bir parçası haline geldiğini gösterdiğini belirterek, şunları söyledi:

"2016 yılında internete bağlanılarak cep telefonunun aktif olarak kullanıldığı süre 2 saat 35 dakikaydı. 2017 yılında cep telefonunu 24 dakika daha fazla aktif kullanır olduk. Cep telefonu bağımlılığı, e-ticarette mobilin payını her geçen gün artırıyor. Bilişim Sanayicileri Derneği'nin (TÜBİSAD) raporuna göre, mobil alışverişte Almanya, Japonya, Fransa gibi devleri bile geride bıraktık. Türkiye'de her 100 cep telefonu kullanıcısından 31'i mobil alışveriş yaparken, bu oran Almanya'da 26, Japonya'da 30, Fransa'da 19'da kalıyor. Cep telefonu üzerinden online alışverişin rahatlığı da bu değişimi hızlandırıyor."

Kendinizi başkalarıyla kıyaslamayın

Sağlık koçu, beslenme uzmanı ve Instagram fenomeni Tuğçe Alpay ile antrenman yapıyoruz! 

Süper bir programın yanı sıra fitness önerilerini paylaşan Alpay, 'Düzenli spor yaparsan, iyi de beslenirsen yaşadığın değişimin zaten bağımlısı olacaksın. Kendinizi başkalarıyla kıyaslamayın. İnsan kendisinin en iyisi olmalı" diyor.

Medya iletişimi ve psikoloji alanında eğitim gören Tuğçe Alpay, beş yıl kadar önce yaşamında bir değişiklik yapmış ve hobisi işi haline gelmiş. "Her zaman spor yapan, düzgün beslenen biriydim. Sevdiğim şeyi yapmanın beni daha fazla mutlu edeceğini düşündüm. Taytımla büstiyerimle daha mutlu bir hayat süreceğim için bu alana yöneldim" diyor.

Bu süreçte diyetetik okuyan, pilates eğitmenliği sertifikasını da alan Alpay 35 yaşında ve sekiz yaşında bir kızı var. Maksimum 16 danışanla çalışıyor. Beslenmelerinden sporlarına, gittikleri restoranda ya da otelde ne yiyeceklerine kadar her şeylerini takip etmeye çalışıyor. "Spor yapmak zor bir şey, insanlara severek yaptırmak başka bir yetenek gerektiriyor. Haftanın üç günü beraber çalışıyoruz, beslenme de işin içine girince sürekli iletişim halinde oluyoruz" diye anlatıyor.

Instagram'daki performans odaklı bir hesabı var ve oldukça popüler. Bunun sırrı ne? Alpay, "Gerçekte nasılsam öyleyim sosyal medyada. Sabah canım sıkkın olduğunda da paylaşım yapıyorum çok mutlu olduğumda da. İnsanlar bunun sahte olmadığını farkındalar. Onlara iyi geldiğime dair çok pozitif yorumlar alıyorum. Hiç sporu sevmeyen birine bile sporu sevdirebilecek bir elektriğim olduğunu söylüyorlar. Yapmak istediğim şeyleri, mottomu çok güzel ifade eden bir şey bu. Beni onlara karşı daha çok sorumlu hale getiriyor. Benim onlar için motivasyon kaynağı olduğumu söylüyorlar ama aslında bence tam tersi, ben onlar sayesinde motive oluyorum" diyor.

Alpay kadınlara önerilerini ise şöyle sıralıyor:

● Dönemsel değil hayat biçimi
Egzersizi, yaz gelmeden mart-nisan aylarında tutuştukları 2-3 aylık bir incelme dönemi gibi düşünmesinler. Spor ve beslenmeyi 7/24 yaşamlarının içine sokmaları lazım. Bunu dönemsel bir şey olarak yaptıkları zaman asla kalıcı sonuçlar göremeyecekler. Yapacaklar, bırakacaklar, geriye dönecekler ve bu bir kısır döngüye dönüşecek. Haftada 3 veya 4 antrenman ve kardiyo muhakkak yapılmalı. Ve en önemli şey beslenme, beslenme yoksa sonuç da yok.

● Beslenme bu işin ana damarı
Spor salonunda geçirdiğiniz bir saatten daha önemlisi dışarıda geçirdiğiniz 23 saatte tabağınızla verdiğiniz mücadele. Beslenme bu işin ana damarı, eğer o olmazsa hedeflerinize ulaşamazsınız.

● Para harcamak şart değil
İlla bir kulübe üye olmanız ya da bir kişisel eğitmen ile çalışmanız gerekmiyor, spora para harcamak şart değil. Evde bir bantla, bir sandalyeyle o kadar çok yapılabilecek şey var ki... Artık internet elinizin altında, milyonlarca seçenek çıkıyor karşınıza. Belki ilk başlarda hocayla çalışıp duruşu öğrendikten sonra birçok hareketi uygulayabilirler.

● En iyi motivasyon ayna
Motivasyon kaybı olan insanlar için şunu önerebilirim, bir hedef koysunlar kendilerine, bir tarih belirlesinler. En iyi motivasyon kaynağı tartı değil aynadır. Öncesi- sonrası fotoğraflarını çeksinler. Düzenli spor yaparsan, iyi de beslenirsen yaşadığın değişimin zaten bağımlısı olacaksın ve bunu bırakmak istemeyeceksin.

● Başkalarıyla kendini kıyaslama
Bir diğer önerim de hiç kimseyle kendilerini kıyaslamasınlar, onun gibi olmak istiyorum, popom şunun gibi, bacağım bunun gibi olsun... Böyle bir şey yok. İnsan kendinin en iyisi olmalı. Bunun için uğraşmalı. Kiminin vücudu kum saati, kiminin armut, kimi uzun, kiminin bel oyuğu yok. Kas yapısı, anatomi denilen bir şey var. Benim burada değiştirebileceğim şeyler var, duruşunu düzeltebilirim, incelmesini sağlayabilirim. Ama birini Adriana Lima'ya çevirmeniz mümkün değil. Böyle beklentilerle geldikleri zaman sonuçları görmeleri de zor oluyor. Daha ütopik şeyler istemek yerine daha elle tutulur, reel şeyler istemeleri lazım. Biraz da kendileri ile barışık olmalarını istiyorum.

Nasıl çalışalım?
• Bu programda bacak, omuz– sırt, ön kol-arka kol ve karın hareketleri yer alıyor. Ben bölgesel antrenman yaptırıyorum ve her çalışmanın arkasına mutlaka karın egzersizleri ekliyorum. Haftada 3 gün; bir gün bacak+karın, bir gün omuz- sırt+karın, bir gün kollar +karın çalışabilirsiniz.

• Bir gün bütün vücudu yormayın. Bir de aynı kas grubunu üst üste çalıştırmayın. Çünkü dinlenme de gelişimin bir parçası. Bacak en büyük kas grubu olduğu için kesinlikle en önemli bölge.

• Hareketleri aceleye getirmeden yapın. Açı çok önemli kasları çalıştırırken, doğru açıyı bulun. Doğru açıyı bulmadan hiçbir hareketin faydası yok. Bütün vücudun kontrolde olması lazım.

• Karnın her harekette mutlaka sıkılı olması lazım. Zannedilmesin ki karın kasları sadece karın egzersizleri yaparken çalışıyor. Squat yaparken de, bar pres yaparken de karın çalışıyor.

• Antrenman 1 saat, 1 saat 15 dakikaya kadar uzayabilir. Set aralarında 45 saniye, yeni bir harekete geçerken 1 dakika dinlenilebilir.

• Dinlenik nabız ile yapabilecekleri bir antrenman, yani nabız çok yükselmeden yapılabilir. Antrenmandan sonra 45 dakika/ 1 saat kadar kardiyo yapabilirsiniz. Sadece yoğun bacak çalıştığınız gün kardiyoyu 25 dakika ile sınırlayabilirsiniz. Yine antrenman yapmadığınız günlerde yürüyüş, jogging, koşu, interval, yüzme gibi kardiyo egzersizleri yapabilirsiniz.

* Formsante dergisinden alınmıştır.

Mide küçültme hangi şartlarda yapılmalı?

Fenerbahçe Kulübü personeli ve üyesi Özge Şeker, mide küçültme ameliyatı sonrası meydana gelen enfeksiyon sonucu yaşamını yitirdi. 78 kilo ağırlığındaki Özge Şeker'in ölümüyle gündeme gelen "mide küçültme" operasyonlarına ilişkin uzmanlar uyarıyor: Operasyon belli şartlar oluştuktan sonra gerçekleştirilmeli.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Şerafettin Özer, bariatrik, obezite cerrahisi ya da mide küçültme ameliyatı olarak adlandırılan operasyonun eğer şartları oluşmuşsa gerçekleştirilebileceğinin altını çizdi.

Op. Dr. Şerafettin Özer, obezite ve metabolizma hastalıklarında eğer şartları oluşmuşsa gerçekleştirilen bariatrik cerrahinin hastanın zayıflaması için veya tip2 diyabet ve hipertansiyon gibi metabolizma hastalıklarının tedavisi için gerçekleştirildiğini ifade etti.

Obezite cerrahisi bu şartlarda yapılır

Op. Dr. Şerafettin Özer, obezite cerrahisi için gereken şartları şöyle sıraladı:
"Hastanın kilolu olması lazım. Beden Kitle İndeksi'nin (BKİ) 40 kg/metrekarenin üzerinde olması halinde, VKİ 35-40 kg/metrekare arasındaysa, obeziteye bağlı komplikasyonlar olan tip2 diyabet, hipertansiyon ve karaciğer hastalıkları gibi metabolik hastalıkların varlğı halinde, tıbbi gözetimli diyette başarısız olma halinde ve psikolojik olarak stabil olma halinde gerçekleştirilir. Kişinin bu şartları taşıması lazım. Bu şartların hepsi bir araya geldiğinde bariyatrik cerrahi ya da metabolik cerrahi yapılabilir."

Bu bir ekip işi

Hastanın bu şartları taşıması halinde bir ekibin yapacağı detaylı muayene ve araştırmanın ardından ameliyat için karar verildiğini kaydeden Op. Dr. Şerafettin Özer, "Operasyon öncesinde hastanın dahili, cerrahi ve psikiyatrik yönden değerlendirilmesi önemli. Endokrin veya dahiliye yönünden detaylı muayene olması ve psikiyatri uzmanı tarafından değerlendirilmesi gerekir çünkü hastanın psikolojik olarak stabil olması çok önemlidir. Hastanın durumu, genel cerrahi uzmanının da dahil olduğu bir ekip tarafından incelenmeli. Bu ekibin yapacağı detaylı değerlendirme sonucuna göre ameliyatın yapılmasına karar verilmesi gerekir. Bu şartlar yerine getirilmiyorsa yapılmaz, bunlara ameliyatın endikasyonları diyoruz. Ameliyat endikasyonları karşıladığı zaman faydalı olur" dedi.

Operasyona hazırlık dönemi önemli

Obezite cerrahisi öncesinde bir hazırlık sürecinin gerektiğini kaydeden Op. Dr. Şerafettin Özer, "Hasta ameliyattan sonra nelerle karşılaşacağı, yaşam şeklini nasıl değiştirmesi gerektiği, neler yiyip neler içeceğini bilmesi konusunda bilgilendirilmelidir. Hastanın sonraki sürece uyum sağlayıp sağlayamayacağını değerlendirilmesi gerekir" dedi.

Obezite cerrahisindeki iyileşme sürecine de değinen Op. Dr. Şerafettin Özer, "Hasta herhangi bir komplikasyon olmazsa cerrahi olarak bir haftada iyileşir. Ama ameliyat yapılma gerekçesi olan obezite ve metabolik cerrahide sonraki sürecin takibi önemlidir. Yani tedavide kalıcı ve sürekli sonuç olması için en az bir yıl süreyle özellikle diyet programının takip edilmesi lazım" dedi.

Sonraki bir yıl takip şart

Ameliyat olacak hastanın operasyon öncesinde ve sonrasında yapması gerekenlere ve dikkat etmesi gereken noktalara da dikkat çeken Op. Dr. Şerafettin Özer, "Bu operasyon bir ekip ve süreç işi olduğu için hasta, ameliyatın başlangıcından ameliyat sonrası döneme kadar bütün yaşam tarzını ona göre ayarlamalıdr. Yemesini, içmesini kendisine söylenen şartlara göre planlamalıdır. Kendisi için hazırlanan diyet programına uyması ve sürekli kontrolde olması lazım. Hastanın ameliyat sonrasındaki bir yıl içerisinde de mutlaka kontrol altında tutulması çok önemlidir" uyarısında bulundu.

* Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Şerafettin Özer

Erken menopoza yol açan 14 neden!

Günümüzde ABD'de menopoza girme yaşı ortalama 52, Avrupa'da 50 iken, ülkemizde ise kadınlar genellikle 46-47 yaşlarında menopoza giriyor. Ayrıca yapılan çalışmalara göre, ülkemizde her 100 kadından 3'ü erken menopoz açısından risk altında. 

Adet döngüsünün 40 yaşından önce kalıcı olarak kesilmesi durumu olan erken menopoz uzun vadede infertilite (kısırlık), osteoporoz, kardiyovasküler hastalıklar ve felç gibi ciddi sağlık problemlerine yol açabiliyor. Bunların yanı sıra annelik şansı da yitirilmiş oluyor. Bu nedenle erken menopoza karşı önlem almak şart!

Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Jale Dal Ağca yumurtalıklara zarar veren ya da östrojen üretimini durduran herhangi bir etkenin erken menopoza neden olabileceğini belirterek, " Bu risk faktörlerinin büyük bir kısmını, değiştiremeyeceğimiz etkenler oluşturuyor. Ancak erken menopozda hatalı alışkanlıklar ve davranışlarımızın da önemli bir rol oynadığı bir gerçek. Dolayısıyla üreme sağlığı için yaşam alışkanlıklarımıza dikkat etmemiz çok önemli" Peki erken menopoza neden olan faktörler neler? Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Jale Dal Ağca erken menopoza yol açabilen etkenleri anlattı, önemli bilgiler verdi.

Erken teşhis çok önemli!
Erken menopozda erken teşhis çok önemli. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Jale Dal Ağca bu konuda yapılacak en doğru şeyin ise bir jinekoloğa başvurmak olduğunu ifade ederek, "Günümüzde AMH (anti müllerian hormon) testi ve ultrasonla yumurta rezervleri çok kolay tespit edilebiliyor. Bu sayede özellikle çocuk sahibi olmayan kadınlara yumurtalarını dondurma şansı sağlanmış oluyor" diyor.

Genetik
Annenizin menopoza girme yaşı, sizin menopoza giriş yaşınızı belirleyebiliyor. Dolayısıyla erken menopoz için tıbbi bir neden yoksa, altta yatan faktör genetik geçiş olabiliyor.

Sigara içmek
Birkaç çalışmanın analizi, uzun süredir ya da düzenli sigara içen her 10 kadından birinin erken menopoz için risk altında olduğunu gösteriyor. Yapılan çalışmalara göre; günde 20'den fazla sigara içen kadınlar, içmeyen kadınlardan 2 yıl önce menopoza giriyor. Bunun sigara dumanında bulunan polisiklik hidrokarbonlardan kaynaklı olduğu düşünülüyor.

Çok zayıf veya çok kilolu olmak
Çok zayıf olmak, örneğin yağ kitle indeksinin yüzde 12'in altında olması daha az yağ dokusu ve östrojen deposuna sahip olmak demek. Bu tablo da adetlerin kesilmesine ve bu kadınların üçte birinin erken menopoza girmesine neden olabiliyor. Bunun tam aksine çağımızın önemli bir problemi olan obezite de erken menopoza yol açan önemli etkenler arasında yer alıyor.

Egzersiz yapmamak
Hareketsiz bir yaşam tarzı, aşırı hormonların ve toksinlerin vücutta birikmesine neden oluyor. Hormonların vücutta birikimi ile toksinler de erken menopoz nedeni olabiliyor. Bunun aksine egzersizle kalp hızımız artıyor, bu da vücuda daha fazla oksijenli kanın pompalanmasını sağlıyor. Dolaşımdaki bu artış toksinlerin giderilmesine de yardımcı oluyor. Ayrıca egzersiz vücut ısısını arttırarak ter bezlerini tetikliyor. Ter vücutlarımızın toksinlerini atmasının başka bir yolu. Bu nedenle haftada en az 3 gün, mümkünse 5 gün spor yapmayı ihmal etmeyin.

D vitamini eksikliği
Yapılan çalışmalarda D vitamini eksikliğinde daha az folikül, yani yumurta geliştiği gözlenmiş. Bunun dışında beslenme açısından, gıda kaynaklarından en çok D vitamini alan grupla en az alan kadınların kıyaslandığı çalışmalarda, D vitamini alan grupta erken menopoz riskinin yüzde 17 daha düşük olduğu tespit edilmiş. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Jale Dal Ağca, "Bu nedenle beslenmede D vitamini içeren besinler de düzenli olarak tüketilmeli. Ayrıca mart-ekim ayları arasında güneş kremi sürmeden, her gün 11.00-15.00 saatleri arasında, 25-30 dakika güneşlenmek çok önemli. Her sene mutlaka D vitamini seviyesine baktırılıp, gerekirse takviye ilaç almak için doktora başvurmakta da fayda var" diyor.

Kalsiyumdan eksik beslenme
Yapılan çalışmalarda gıda kaynaklarından en çok kalsiyum alan kadınlarda erken menopoz yüzde 13 oranında daha az gözlenmiş. Bu nedenle kalsiyumdan zengin beslenmeye özen gösterin. En önemli kalsiyum kaynakları ise süt ve süt ürünleridir. Bunun dışında pekmez, susam, kurubaklagiller, yeşil yapraklı sebzeler, kuru meyveler, fındık ile fıstık da kalsiyumu zengin gıdalar arasında yer alıyor.

Stres
Psikolojik stres üremeyle ilişkili hormonal sistemde değişikliğe neden olabiliyor. Yapılan araştırmalar, kronik endişe, hüzün, korku ve diğer olumsuz duyguların, üreme sistemi ekseni işleyişini değiştirerek erken menopoza yol açabileceğini tespit etmiş. Çalışmalara göre psikolojik stres beynin hipotalamusunda bazı moleküllerin açığa çıkmasına neden oluyor. Bu moleküller de üreme sistemindeki işleyişi bozuyor.

Çeşitli kimyasallar
Bazı kozmetik ürünlerde bulunan kimyasallar ve teflon ürünlerinin de yumurtalıklara zarar verebileceğini gösteren çalışmalar da mevcut. Zararlı olduğu bilinen propanediol, metilolakrilamid ile monometil eter gibi kimyasal maddeleri içeren ürünleri hayatınızdan çıkartmanız çok önemli. Ayrıca mümkün olduğunca organik gıdalar alın. Organik olmayan bazı gıdalar genellikle pestisitler, herbisitler, koruyucu hormonlar ve antibiyotikler içerebiliyor. Emin olmadığınız musluk suyunu içmemeye de özen gösterin.

Vejeteryan diyet
Vejeteryan diyetin de erken menopoza yol açtığını gösteren çalışmalar mevcut. Amerika'da yapılan bilimsel bir çalışma, bunun aksine süt ürünleri gibi hayvansal gıdalar, D vitamini ile kalsiyumdan zengin beslenen kadınlarda erken menopoz riskinin daha düşük olduğunu göstermiş.

Kromozomal nedenler
Tamamlanmamış bir kromozomla, örneğin Turner Sendromu ile doğanlarda ya da Down Sendromu gibi fazladan kromozoma sahip olanlarda yumurtalıklar düzgün çalışmayabiliyor. Bunun sonucunda da erken menopoz gelişebiliyor.

Otoimmün hastalıklar
Erken menopoz tiroit ve romatoid artrit gibi otoimmün (bağışıklık sistemi) bir hastalığın sonucu da gelişebiliyor. Otoimmün hastalıklarda, bağışıklık sisteminde bir bozukluk mevcut oluyor ve bağışıklık sistemi kendi dokusunu yabancı olarak algılayıp, ona saldırıyor. Vücudun savunma sistemi yumurtalıkları da yabancı doku olarak algılayıp saldırarak, hormon yapımını önlüyor ve yumurtaların beklenenden daha kısa zamanda tükenmelerine yol açabiliyor.

Enfeksiyonlar
Kabakulak, erken menopozla bağlantılı en yaygın hastalık. Hafif geçen enfeksiyonlar bile yumurtalık yetmezliği oluşturabiliyor. Bunun dışında pelvik tüberküloz olguların yüzde 3'ünde de erken menopoz görülüyor.

Kanser tedavisi
Kemoterapi için kullanılan bazı ilaçlar ya da kanser için pelvik radyasyon tedavileri de yumurtalıklara zarar verebiliyor. Bu nedenle tedavi öncesi üremeyi koruyucu tedavilerin uygulanması çok önemli.

Cerrahi nedenler
Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Jale Dal Ağca yumurtalıkların operasyonla alınmasının da erken menopoza yol açtığını belirterek, "Öte yandan rahim ameliyatı olan bazı kadınlarda rahim alındığı halde yumurtalıklar bırakılıyor. Bu durumda yumurtalıklar hormon salgılamaya devam edeceği için hemen menopoza girilmiyor. Ancak yapılan cerrahi işlem bazen yumurtalıkların kan akışını etkileyebiliyor. Bu durumda yumurtalıklar korunsa bile beklenen süreçten önce menopoza girilebiliyor" diyor.

Kadınlara iyi haber

Spiral rahim ağzı kanserini önlüyor

Servikal (rahim ağzı) kanseri, kadınlarda en sık görülen üçüncü kanser türü. 2030 yılına kadar senede 710 bin kadın serviks kanserine yakalanacak ve yılda 383 bin kadın ölecek!

Kansere yakalanma sıklığını azaltmak için pek çok tarama programları geliştirilse de gittikçe zorlaşan hayat koşulları ve ülkeler arasındaki ekonomik uçurumların gittikçe artması ne yazık ki kanserin yayılımını önleyemiyor

Ancak sevindirici haber yine bilim dünyasından geldi. Dünyada en sık kullanılan geçici doğum kontrol yöntemlerinden biri olan spiralin sadece istenmeyen gebelikleri önlemekle kalmadığı, rahim ağzı kanserini de önlediği ortaya çıktı.

YÜZDE 30 DAHA AZ YAKALANIYORLAR

Kadın Hastalıkları Doğum ve Tüp Bebek Uzmanı Op. Dr. Betül Görgen, bu önemli bilimsel keşif hakkında şu bilgileri verdi:

"Spiral kullananlar, hiç kullanmayan kadınlara göre, yüzde 30 daha az rahim ağzı kanserine yakalanıyor.

Peki hangi mekanizma bunu sağlıyor?

Çok iyi biliyoruz ki, kanser öncesi lezyonların kaynaklandığı bölge rahim ağzı kanalında yer alan "transformasyon" bölgesidir. HPV enfeksiyonlarının hedef seçtiği bu bölge aynı zamanda hücreler yoluyla oluşan bağışıklık yanıtı için de önem taşımaktadır.

Spiralin yerleştirilmesi esnasında bu bölgeye yapılan girişim, buradaki hücreleri uyarmakta ve onların tepki vermesini sağlamaktadır. Yani işlem esnasında oluşan doku travması, buradaki bağışıklık sistemini uyararak, atağa kaldırmaktadır. Oluşan bu immun yanıt da HPV enfeksiyonunu ve kanser öncesi lezyonları temizlemektedir. Spiralin devamlılığında oluşan lıkal mukozal enfeksiyon ve burda gelişen küçük iltihabi adacıklar sayesinde de bu koruyucu etki devam etmektedir.

İnvaziv (saldırgan) rahim ağzı kanseri, rahim içi araç (spiral) kullananlarda 1/3 oranında daha az görülüyor. Bu durum, özellikle düzenli kanser taraması yaptıramayan, az gelişmiş ve uzman doktora ulaşma imkanının sınırlı olduğu insanların yaşadığı bölgeler ve ülkeler için çok ama çok faydalı bir etki."

Sağlıklı kemikler için gerekli olan 7 vitamin

Sağlıklı ve doğru beslenme, birçok sağlık sorununun önlenmesi için gerekli olduğu kadar kemik yapısı için de önemlidir. 

Özellikle kemik kırıklarının, genellikle ileri yaşta ortaya çıkan kemik erimesinin önlenmesi ve kemiklerin güçlendirilmesi için kalsiyum, magnezyum, potasyum, Vitamin D, omega-3 bakımından zengin besinler tüketilmesi gereklidir. Memorial Diyarbakır Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Bölümü'nden Prof. Dr. Serdar Necmioğlu, sağlıklı kemik yapısı için doğru beslenme kuralları hakkında bilgi verdi.

Güçlü kemikler için bebeklikte anne sütü önemli

Kemikler de diğer dokular gibi canlı bir yapıya sahiptir. Yapısı, kollajen adı verilen ve esneklik sağlayan bir protein ile bu yapıyı sağlamlaştıran kalsiyum ve fosfattan oluşur. Yaş ilerledikçe, kemik erimesi ve kemik yoğunluğunun azalması ciddi bir sağlık problemi olarak ortaya çıkar. İleri yaşlarda kemiklerin sağlıklı olması için çocukluktan başlanarak doğru beslenmeye özen göstermek gerekir. Hatta bu durum anne karnında başlar. Annenin beslenmesi çocuktaki kemik yapısını da etkiler. Çocuğun kemik yapısının gelişimi için anne sütünün önemi de tartışılmaz bir gerçektir.

15-30 yaş arası kemikleri güçlendirmek gerekir

En iyi kemik yoğunluğu ve kalitesi 15-30 yaşları arasında kazanılır. Bu yaşlar arasında kazanılan kemik kalitesi, insanın gençliğinde çalışarak kazanıp bankaya yatırdığı para gibidir. İlerleyen yaşlarda, gençlik yıllarında edinilen kaliteli kemik yapısı kullanılarak daha dinç ve sağlıklı bir yaşam sürmek mümkün olur. Çünkü 35 yaşından sonra kemik kitlesi yavaş yavaş zayıflamaya başlar. Özellikle kadınlarda, östrojen hormonu menopozla birlikte azaldığı için buna bağlı olarak kemikler de daha hızlı zayıflama sürecine girer. Bundan dolayı genç yaşlarda beslenme, insanın tüm hayatı boyunca kemik sağlığını etkileyecek sonuçlar doğurur.

Kalsiyum ve fosfor kemikler için ayrılmaz ikili

Sağlıklı kemikler için akla gelen ilk besin grubu kalsiyum içeren gıdalardır. Kalsiyumun yeterli miktarda alınmadığında, vücut kandaki kalsiyum dengesini sağlamak için kemiklerdeki kalsiyumu kullanır. Kalsiyum gereklidir fakat tek başına yeterli değildir. Kalsiyumun diğer mineraller ve vitaminlerle birlikte alınmasıyla oluşan sinerjik etki, kemik kalitesini artırmada daha etkili olur. Kemik sağlığı için kalsiyum alımı kadar emilimi de önem taşır. Besinlerle alınan kalsiyumun ancak yüzde 50'si emilir. Kalsiyum ve fosfor birlikte çalışan önemli iki mineraldir, fosfor ile kalsiyum birbirlerine eşit miktarda alındığında emilimleri artar. Protein ve gerekli minerallerin vücuda yeterince alınabilmesi için ise et ve süt ürünleri düzenli olarak tüketilmelidir. Kafein, aşırı alkol, sigara, obezite ve tuz, idrarla kalsiyum atılımını artırmaktadır. Yaşlılık dönemini sağlıklı bir şekilde geçirmek için bu gıdaların mümkün olduğunca sınırlandırılması önemlidir.

Kemikler için yararlı vitamin ve mineraller dengeli bir şekilde alınmalı!

Kalsiyum: Kemikler için lokomotiftir. Kalsiyum içeren besinler; süt ve süt ürünleri, soya fasulyesi, fıstık, ceviz, badem, lahana, brokoli, koyu yeşil yapraklı sebzeler, balık, kurutulmuş meyveler, kuru baklagillerdir.
A vitamini: Kemik gelişimine ve büyümesine katkısı oldukça fazladır. A vitamini yönünden zengin besinler; turuncu renkli besinler, süt, yumurta, balık, karaciğer, brokoli, kivi, erik ve incirdir.
Magnezyum: Kemik gelişimine katkı sağlar. Kuru baklagiller, yağlı tohumlar, rafine edilmemiş tahıl taneleri ve koyu yeşil yapraklı sebzeler önemli magnezyum kaynağıdır.
Çinko: Sağlıklı kemik gelişimi için gereklidir. Çinko içeren besinler deniz ürünleri, kırmızı et, mantar, ceviz, badem, fındık, fasulye, bulgur ve bezelye olarak sıralanabilir.
Potasyum: Kemikler için gereklidir. Günlük tüketilmesi gereken potasyum miktarı 3,5 gramdır. Potasyumdan zengin besinler; koyu yeşil yapraklı sebzeler, kabuklu patates, kuru kayısı, sakız ve somon balığı, yoğurt, avakado.
D vitamini: Kemik sağlığı için önemlidir; balık yağı, süt ve süt ürünleri, morina balığı yağı, sardalya, uskumru, somon, ton balığı, yumurta sarısı, tereyağı, yulaf ezmesi gibi besinlerde D vitamini bakımından zengindir.
K vitamini: Kemik dostudur; yeşil yapraklı sebzeler, ıspanak, bürüksel lahanası, maydanoz, şalgam, pancar yaprağı, bamya, marul, brokoli, kuşkonmaz, tahıllar, tereyağı, peynir, yumurta, karaciğer, soya fasulyesi, yeşilçay, kivi, yaban mersini, kuru erik, havuç K vitamini içeren besinler arasındadır.

Panik ataktan korunmanın yolları!

Çağımızda en çok artma eğilimi gösteren ruhsal bozuklukların başında panik bozukluğu gelmektedir. 

Panik atağı, başta panik bozukluğu olmak üzere, birçok psikiyatrik bozuklukta ve bazı bedensel hastalıklarda (tiroid bezinin aşırı çalışması, kan şekeri düşüklükleri, enfeksiyon hastalıkları, kansızlık vb.) görülebilen; beklenmedik bir anda, herhangi bir yerde ortaya çıkan; bunaltı, korku ve yoğun endişe karışımı bir nöbettir.

Panik atakları en sık panik bozukluğunda görülür. Panik bozukluğu olan kişi birçok panik atağı geçirir. Panik atağı yaşayabileceğine dair yoğun bir korku duyar ve her an panik atağı geçireceğine ilişkin bir beklenti içindedir. Bundan kurtulmak ve kendini rahatlatmak için '' kaçınma'' davranışları geliştirir.

Panik atakları ve panik bozukluğundan korunmak, atakların yinelemesini önlemek için kişinin kendinde yapabileceği değişikliklerin başında acele etmemek yer alır.

Okan Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Mustafa Sercan, ''Hepimiz hızlı olmak isteriz ama hızlılık ile acelecilik farklıdır. Hızlı olmak birim zamanda daha çok sayıda iş yapmak ya da daha uzun bir yolu almaktır. Bir kişi çalışarak, ustalaşarak, güçlenerek hızlı olur. Oysa acelecilik yapılacakları "bir an önce" yapma isteğidir. Bu bir zorlamadır.

Acemiyken, yeterince güçlü ya da becerikli değilken bir an önce yapmak istemekle hiçbir durum ya da nesne olabileceği zamandan daha erken olmaz. Hiç gerçekleşmez. O nedenle acele işe şeytan karışır denir. Çünkü acele yapılan iş başarılmaz, sakarlık olur, gecikir. Acelecilik bir zorlamadır. Zorlama bir yandan iş yapılacak nesneye, çevremizdeki kişilere ama en çok da kendimize olur. Özellikle bizim acelemiz dışında, çevreden kaynaklanan zaman sıkışıklıklarında acelecilik büyük bir basınca dönüşür'' tespitini yapıyor.

Bu davranış ister kişinin kendisinden, ister çevresinden kaynaklansın yinelendiğinde giderek süreklilik kazanır, artık kişi aceleci olmuştur.

Ya aceleci kişi bir panik atak geçirirse ne olur? Panik atağının bir an önce geçmesini ister. Olağan koşullarda en çok 10 dakika sürecek panik atak tam da bir an önce geçmesi beklendiğinden hem daha uzun hissedilir, hem de uzar. Oysa panik atakların yatışması, süresinin kısalığı, hiçbir şey yapmadan, telaşlanmadan beklemektir. Panik atağı geçiren kişiler acele ettikleri için panik atakları yineler. Panik atak beklentisi de aceleci kişilerin ya panik atak yine olursa beklentisiyle oluşur. Aceleci kişiler bir an önce rahatlamak istediklerinden panik atak yaşadıkları yerlerden ve durumlardan kaçınırlar. Bunlar da tekil panik atakları, panik bozukluğuna dönüştürür.

Okan Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Mustafa Sercan, panik ataktan kendimizi korumanın yolları hakkında önemli bilgiler verdi.

Sabır kişinin olgunlaşmasıyla ilgili ölçütlerden biridir. Oluşların, süreçlerin zamanında bitişini bekleme gücü diyebileceğimiz sabır aceleciliğin tam tersidir. Sabrı kazanan kişilerin panik atak ve panik bozukluğu riski azalır.

Ertelemeyin. Olanak ölçüsünde işlerinizi ertelemeyin, zorunlu zaman geldiğinde zamana sıkışırsınız. Bu da işi yapamama korkusu, acelecilik ve telaş demektir. Bundan sonrası Panik atak olabilir.

Yavaş davranın. Grup içinde en önde mi yürüyorsunuz, sofrada yemeği en önce mi bitirirsiniz? Çoğu zaman karşınızdakinin sözünü keser misiniz? Bunu her fark ettiğinizde yavaşlayın. Grubun ortak hızına uymak çok zor olmaz. Bunu sürekli yaptığınızda yavaşlık sizin için bir alışkanlık haline gelir. Yavaşlık ile acelecilik bir arada olmaz.

Öğrenmek yavaşlık ister. Yeni karşılaştığınız, yeni öğrendiğiniz bilgi ya da eylemler söz konusu olduğunda başarılı olmak için acele etmeyin. Kimse yapabileceğinden daha hızlı öğrenemez. Ancak ustalık yavaş öğrenmekle kazanılır, hız ustaların becerisidir.

Tek rakibimiz kendimiz. Çağımız herkesi büyük bir yarış içindeymiş gibi hissettiriyor. Yani sürekli birilerini geçmemiz gerekiyormuş gibi… Sonra "ya geçemezsem?" korkusu, sonra "eyvah geçildim" ya da "eyvah geç kaldım" yerinmeleri. Oysa hiç kimse yapabileceğinden daha çoğunu yapamaz. Üzerimize düşen görev, kapasitemizin tamamını kullanabilmemiz için daha çok çalışarak ustalaşmaktır. Yapabileceklerimizin en çoğunu yapmaya uğraşabiliriz. Bunun bir an önce olması şart değil. Yalnızca dünkü kendimizi yenmek gelişme ve ustalaşma için yeterli. Biz geliştikçe, girdiğimiz her yarışta becerimiz kadar başarı elde ederiz.

Panik atağı ya da panik bozukluğundan korunmak için aceleden uzak durmak önemlidir.

Tabağınızda bu besinlere yer açın

Meyve sebzeler sağlıklı beslenmenin yanında keyifli bir yemek için de sofralarımızın vazgeçilmezlerinden. Özellikle yaz aylarında doğanın bize sunduğu bu nimetlerden mümkün olduğunca fazla yararlanmak gerekiyor. 

Acıbadem Ankara Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Yasemin Bekmezci, sağlıklı beslenmeden, cildimizi gençleştirmeye, hastalıklara karşı korunmadan, kilo vermeye kadar bilindik yararları olan sebze ve meyveleri tüketirken de aşırıyı kaçmamaya dikkat etmek gerektiğini söylüyor.

Ülkemizde hemen her türden sebze ve meyveyi kolaylıklı ve bol miktarda bulabildiğimiz için şanslıyız. Zira sağlıklı beslenmek için ne kadar çok renkte sebze ve meyveyi tüketirsek kendimize o kadar çok iyilik yapıyoruz. Vücudumuz için gerekli olan vitamin, mineral ve fitokimyasallar açısından zengin meyveler ve sebzelerin günün her saatinde yenebilmesi ise özellikle zaman sınırı yaşayanlar için kolaylık sağlıyor.

Acıbadem Ankara Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Yasemin Bekmezci, zayıflama, yaşlanma etkilerini geciktirme, bağışıklığı destekleme, cildi gençleştirme, hastalıklara karşı koruma gibi birçok yararlı etkileri bulunan sebze ve meyvelerden günde 5 porsiyon tüketilmesi gerektiğini söylüyor. Ancak özellikle içeriğindeki şeker nedeniyle meyve yerken aşırıya da kaçmamak önem taşıyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Yasemin Bekmezci, bir porsiyon meyvenin kalori değerinin bir dilim ekmeğe yakın olduğuna işaret ederek, "İhtiyacın üzerinde meyve tüketimi, fazla enerji alımına dolayısıyla kiloya sebep olacaktır" diyor. Yaz aylarında öne çıkan sebze ve meyvelerin neden ve ne kadar tüketilmesi gerektiğini anlatıyor....

ÇİLEK
Bağışıklığı güçlendiren ve sağlıklı bir cilt için önemli C vitamini ihtiyacımız için çilek çok iyi bir kaynak. Öyle ki 100 gr çilekle günlük C vitamini ihtiyacının yüzde 60'ını karşılayabilirsiniz. Ayrıca çilek içeriğindeki antosiyanin ve ellajik asit ile kanserden koruyucu besinler arasında yer alıyor.
Bir porsiyon çilek 10-12 adetten (175 gr) oluşuyor.

KARPUZ
Yüksek su içeriği ve serinletici etkisi karpuzu yaz aylarının vazgeçilmezi yapıyor. İçeriğinde bulunan likopen sayesinde de kalp dostu besinler arasında yer alıyor. Kansere karşı koruyu etkisi de bulunan karpuz aynı zamanda şeker oranı yüksek meyveler arasında yer aldığı için dikkatli tüketilmesi gerekiyor. Karpuzun 1 porsiyonu 1 ince dilim (200 gr) ölçüye tekabül ediyor.

KAVUN
Kahvaltıdan keyifli dost sohbetlerine kadar günün her döneminde sofralarımızda yer bulan kavun sağlığımıza katkısıyla da bu değeri hak ediyor. Yüksek oranda potasyum içeriğiyle kan basıncının dengelenmesi, kötü kolesterolün düşürülmesinde yarar sağlıyor. Kavun ayrıca C vitamini ve beta karoten içeriyor.

Ancak yüksek şeker içeriği nedeniyle dikkatli tüketilmesi gereken bir meyve olan kavunun, 1 porsiyonu 1 ince dilime denk geliyor.

KİRAZ
Kiraza kırmızı rengini veren antosiyanin, hücreleri kanser yapıcı etkenlere karşı koruyor. Antosiyaninler vücutta inflamasyonu önleyici özelliğinin yanı sıra, kas ağrılarını hafifletmekte ve kalp-damar hastalıkları riskini de azaltıyor. Kendisi gibi sapı da faydalı olan kiraz iyi bir idrar söktürücüdür.
Kirazın 1 porsiyon miktarı 10-12 (75 gr) adettir.

ÜZÜM
Özellikle kırmızı üzüm kanser oluşumunu önleyen çok güçlü antioksidantlar içeriyor. Bunlardan quercetinin maddesi damar gevşetici ve kan sulandırıcı özelliği bulunuyor. Üzümün kabuk kısmında bol miktarda bulunan resveratrol, koroner kalp hastalıkları yanında alzheimer gibi nörodejeneratif hastalıklar ve menapoz sonrası kemik erimesinin önlenmesinde etkili olduğu birçok araştırmayla da gösterilmiş durumda. Beslenme ve Diyet Uzmanı Yasemin Bekmezci, ancak üzümün şeker oranı oldukça yüksek olduğu için çok dikkatli miktarlarda tüketilmesi gerektiğine dikkat çekiyor.
1 porsiyon üzüm 15 adetten oluşuyor.

ŞEFTALİ
Şeftali görme fonksiyonları, cilt sağlığı, bağışıklığın desteklenmesi için gerekli A vitamini yönünden zengindir. Ayrıca şeftali antioksidant etkiye sahip fitokimyasallar (lutein, zeaxantin) içeriyor. Özellikle yüksek potasyum içeriği sayesinde, yaz mevsiminde sıkça karşılaşılan ishal sorununda da kullanılıyor.
1 porsiyonu 1 orta boya (100 gr) denk geliyor.

KAYISI
Kayısı vücutta A vitamini aktivitesi gösteren beta karotenden zengindir. Bol lifli olan kayısı kabızlık gibi rahatsızlıklarda baş tacı meyveler arasında yer alıyor.
1 porsiyonu 3-4 adet (100 gr) kayısıya tekabül ediyor.

DOMATES
Mevsimi yaz olmakla birlikte artık her zaman bulunabilen domates sağlığımız açısından tam bir nimet. Güçlü bir antioksidant olan likopen açısından son derece zengin bir sebze. Cildi UV ışınlarına karşı koruyarak yaşlanmayı geciktirici özelliği bulunan likopen, özellikle domatesin işlenmesi ve pişmesiyle birlikte artıyor. Bu özelliği ile kardiyovasküler hastalıklar, kanser (özellikle prostat, cilt, mesane), diyabet ve osteoporoz riskini düşürmede rol oynuyor. Domates, ayrıca iyi bir C vitamini kaynağı da olması nedeniyle yazın her öğün sofrada bulunması gereken sebzelerin başında geliyor.

BİBER
Ülkemizin her bölgesinde birçok farklı türü bulunan biber yemeklerin de en önemli tatlandırıcılarından. Bol miktarda C vitamini içermesinin yanında özellikle kırmızı biberin A vitamini oranının da yüksek olduğu biliniyor. Bibere acılığını veren capsaicin maddesinin kanserli hücrelerle savaşmasının yanında metabolizmayı da hızlandırıcı etkisinin olduğunu söyleyen Beslenme ve Diyet Uzmanı Yasemin Bekmezci, bu nedenle her yaş grubundaki kişilerin yemeklerinden ve salatalarından biberi eksik etmemesini öneriyor.

SEMİZOTU
Sebzeler içinde en fazla omega-3 bulunduran sebze semizotu. Omega 3 ün, kan sulandırıcı ve kan basıncını düşürücü özelliklerinden dolayı kalp sağlığı için, yaşlılarda ve çocuklarda beyin faaliyetleri açısından yararlı etkileri bulunuyor. Ayrıca cilt üzerinde yaşlanma ve kırışıklık karşıtı etkiler gösteriyor. Bu nedenle semizotu, balık tüketemeyenlerin Omega 3 ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri önemli bir alternatif. A ve C vitamini açısından da zengin olan semizotu, bol lif içeriği sayesinde kilo verme diyetlerinde de sıklıkla kullanılıyor.

Yalnızlık insanı böyle hasta ediyor

Yalnızlık, sosyal ve toplumsal bağların eksikliği; iltihaplanma, astım hatta daha yüksek ölüm oranlarıyla bağlantılı. Bu nedenle, yalnız olduğunuzu farketmek ve diğer insanlarla daha derinden iletişim kurmak için adımlar atmak önemlidir.

Uzman Klinik Psikolog ve Hipnoterapist Mehmet Başkak, yalnızlık ve yalnızlıkla başa çıkma yöntemleri hakkında şu bilgileri verdi:

ÇOK YALNIZ OLUP OLMADIĞIMI NASIL BİLEBİLİRİM?
"İki farklı yalnızlık türü vardır. İlki sosyal izolasyondur. Birlikte zaman geçireceğiniz aileniz, arkadaşlarınız ya da herhangi biri olmadan saatlerce yalnız başınıza zaman geçirebilirsiniz.
İkinci tip yalnızlık ise yalnız hissetmektir. Başkaları tarafından önemsenmediğinizi ya da ihtiyaçlarınızın önemsenmediğini hissettiğinizde kalabalık bir odanın içerisinde bile yalnız hissedebilirsiniz. Arkadaşlarınız, iş arkadaşlarınız veya aileniz olabilir, ancak duygusal veya pratik destek için kendilerine güvenebileceğinizi hissetmezsiniz. Bu ikisi her zaman çakışmaz. Yalnız yaşadığınız halde yalnız hissetmeyebilirsiniz çünkü sizi eğlendirecek birçok sosyal aktivite yapıyorsunuzdur. Veya evli olduğunuz halde bile kendinizi yalnız hissedebilirsiniz çünkü eşiniz ve siz ayrı dünyalarda yaşıyorsunuzdur.

YALNIZLIĞIN NEDENLERİ NELERDİR?
En başta modern yaşamın insanı bireysel sınırlara hapsetmesi en ciddi sebep... Birey yüceltildikçe insanlarla aramıza görünmez duvarlar örüyoruz, yaşadığımız çağın en ciddi sorunlarından biri giderek yalnızlaşmak.

Yaş ilerledikçe de yalnızlık kaçınılmazdır: Aile üyeleri veya arkadaşlar ölebilir; ölmeseler bile sizinle vakit geçiremeyecek kadar meşguldürler. Liseden mezun olduğunuzda, üniversiteden mezun olduktan sonra, yeni bir bebeğiniz olduğunda, taşındıktan sonra, çocuklarınız evden ayrıldıktan sonra veya emekli olduğunuzda ya da eşinizi kaybettikten sonra gibi hayatınızın belirli aşamalarında yalnız olabilirsiniz. Bugünlerde birçok ebeveyn hayatlarını çocuklarının faaliyetleri etrafında şekillendiriyor; çocukları büyüyüp yuvadan uçtuğunda kendi dostluklarını derinleştirip, dostluklarına yatırım yapacak zamanları pek kalmıyor. Bu da onları yalnızlığa itiyor. Ancak yalnızlık, herhangi bir yaşam aşamasıyla ilgili olmayan öznel bir his de olabilir.

YALZNILIĞIN SAĞLIK ÜZERİNDEKİ ETKİSİ NEDİR?
Hem toplumsal izolasyon hem de yalnızlık, sağlığınız için kötü gibi görünüyor, ancak yalnız hissetmek bundan daha da kötüye gidebilir. Araştırmacılar yalnızlığın insanların genleri üzerindeki etkilerini inceliyorlar. Enflamasyonu teşvik eden genlerin yalnız insanlarda daha aktif olduğunu bulan araştırmacılar; ilaveten, iltihabı inhibe eden genlerin yalnız insanlarda daha az aktif olduğunu söylüyorlar. Bu, yalnızlığın neden astım ve otoimmün hastalıklar gibi inflamatuvar durumlar için risk arttırdığını açıklayabilir. Yalnızlığın erken ölüm için önemli bir risk faktörü olduğu iyi bilinmektedir ve yalnızlığın sağlığa etkileri obezite veya sigara içimiyle aynı derecededir veya daha fazladır. Bu nedenle, yalnızlığınızı azaltmaya çalışmak için adımlar atmak çok önemlidir. Toplumsal düzeyde, yalnız yaşayanlara (özellikle yaşlılara) sosyalleşmeleri için daha fazla fırsat sağlamalıyız.

YALNIZLIĞI ÖNLEMEK İÇİN NE YAPMAM GEREKİR?

Yalnızlıktan kurtulmak için şu dört şeyi yapın:

Arkadaşlarınız, aileniz veya iş arkadaşlarınızla yakın ilişki geliştirin. Bu ilişkileri; düzenli olarak kontrol ederek, insanların yaşamlarındaki önemli olayları anlayarak, onları dinleyerek, size ihtiyaç duyduklarında onlara ilgi göstererek ve hayatın iniş ve çıkışlarında onlara destek olarak geliştirin ve derinleştirin.

Sosyalleşmenin doğal bir gereklilik olduğu etkinliklere iştirak edin. Bir koro faaliyeti, bir kurs ya da yürüyüş grupları, sanat grupları, sportif ya da gönüllü faaliyetler düşünün. Biraz araştırma yapın ve ardından bunları yoğun programınıza nasıl sığdıracağınıza ilişkin belirli bir plan yapın. Sosyalleşmeye daha fazla vakit ayırmak için nelerden vazgeçebilirsiniz?

İlişkilerinizle ilgili envanter yapın. Sahip olduğunuz çoğu ilişki yüzeysel ise, bu insanlardan en azından bazılarıyla daha derin ilişkiler kurabilirsiniz. Hangisiyle daha iyi anlaşıyordunuz ya da aslında merak edip daha iyi tanımaya değer kimler var. Uzun zamandır kopuk olduğunuz eski arkadaşlar; iş ya da okul arkadaşlarınızı yoklayabilirsiniz.

Yeni insanlarla tanışma fırsatı sağlayan hiçbir etkinliğe duyarsız kalmayın. Yeni ilişkilerde sabırlı olun. Başlangıçta çok fazla şey beklemeyin. Dostlukları doğal olarak inşa etmek zaman alır. Yeni bir arkadaşınızın vaktini çok fazla işgal etmemeye çalışın ve biri planladığınız birşeye "hayır" derse bunu kişisel olarak almayın. Zaten dolu bir hayatları olabilir ve zaman içinde sizin için de yer açacaklardır.

Toplantılar organize etmede aktif davranın. Komşularınızın, iş arkadaşlarız, eski okul arkadaşlarınız için buluşmalar düzenleyin. Bir kitap okuma kulübü veya kahvaltılı toplantılar için telefonlarınızı aktif hale getirin. Bir hafta sonu gezisi, yürüyüş grupları veya piknik düzenleyin. Sosyal bir organizatör olmak cesaret ve çaba gerektirir, ancak ödülleri de buna değer.

Yalnız hissetmek, ilişkilerinizin veya topluluk bağlarınızın toplumsal veya duygusal ihtiyaçlarınızı karşılamadığının bir işaretidir. Yalnız olduğunuzda kendinizi kurban gibi hissetmek kolaydır, güçsüz ve eliniz kolunuz bağlıymış gibi hissettirir. Yalnızlığı kişisel yetersizliğinizin bir işareti olarak değil, sosyalleşme çabalarınızdaki eksikliklerin bir sonucu olarak görün. Bazı insanlar çok sayıda aile bireyine sahip olacak kadar şanslıdır fakat diğerleri kendi ilişkilerini kendileri inşa etmek zorundadır. Çoğumuz için yalnızlık, zaman, emek ve duygusal enerjinin yardımıyla üstesinden gelebileceğiniz bir mücadeledir. Adım atmanız ve eski ilişkileri tazeleyip, yeni ilişkiler için etkinliklere iştirak etmek sizi kendinize getirecektir."

Meme kanserinin görülme yaşı düşüyor

Dünyada her yıl 1,4 milyon kadına tanısı konan meme kanseri, kanserden ölümlerin yüzde 14'ünden sorumlu tutuluyor. Meme kanserinin tedavisinde yaşanan çığır açan gelişmeler ve artan erken tanı bilinci ise meme kanserinden ölüm oranlarını düşürüyor. 

Ekim ayı Meme Kanseri Farkındalık ayına özel açıklamalar yapan Anadolu Sağlık Merkezi Genel Cerrahi Uzmanı ve Meme Sağlığı Merkezi Direktörü Prof. Dr. Metin Çakmakçı, meme kanserinin görülme yaşının düştüğünü belirtti. Ağırlıklı olarak menopoz sonrasında görülen meme kanserinin, son yıllarda ise 40 yaş altı kadınlarda da sıklıkla görülmeye başladığını anlatan Prof. Dr. Çakmakçı, "Meme kanserinde önemli olan, belirtiler ortaya çıkmadan hastalığı yakalamak. En sık belirti memede kitle fark edilmesi olsa da erken tanıda amaç, ele gelmeyen kitleleri saptamak" dedi.

ABD'de her 8 kadından Avrupa'da ise her 10 kadından birinde görülen meme kanseri bu rakamlarla kadınlarda en sık görülen kanser türü olarak dikkat çekiyor. Son yıllarda kadınlarda görülme yaşı gün geçtikçe düşen ve daha sık görülmeye başlayan meme kanserinin tedavisinde multidisipliner tedavi anlayışıyla heyecan verici gelişmeler yaşanıyor. Son yıllarda özellikle kişiye özel ve tümöre odaklanan tedaviler öne çıkarken, hastalıkla mücadele eden kadınların endişeleri de gittikçe azalıyor ve tedavi süresince yaşam kaliteleri yükseliyor.

Meme kanserinin, tüm dünyada kadınlarda görülen kanserler arasında birinci sıradaki yerini koruduğunu anlatan Anadolu Sağlık Merkezi Genel Cerrahi Uzmanı ve Meme Sağlığı Merkezi Direktörü Prof. Dr. Metin Çakmakçı, "1970'ler ile karşılaştırıldığında meme kanserine bağlı ölümler üçte bir oranında azalmış olsa da tanının geç konması, özellikle de görülme sıklığının yüksek olması nedeniyle meme kanseri halen kadınlardaki birinci sıradaki kansere bağlı ölüm nedeni. Ağırlıklı olarak menopoz sonrasında görülen hastalık, son yıllarda ise 40 yaş altı kadınlarda da sıklıkla görülmeye başladı" dedi.

ÖLÜM ORANLARI DÜŞÜYOR
Meme kanserinin tüm kanser türleri içinde erken tanıyla kurtulma şansının en yüksek olduğu tür olduğunun altını çizen Prof. Dr. Çakmakçı, sağlık teknolojilerindeki gelişmelerin ve erken tanı olanaklarının meme kanserinde yaşam kayıplarının düşük olmasına imkân verdiğini söyledi. Prof. Dr. Çakmakçı, sivil toplum kuruluşlarının çalışmaları ve sağlık politikaları sonucu toplumdaki meme kanseri bilincinin artırılmasının da meme kanserine bağlı ölüm oranlarının düşmesinde etkili olduğunu belirtti.

OBEZİTE MEME KANSERİ RİSKİNİ ARTTIRIYOR
Bazı risk faktörlerine sahip kadınlarda meme kanseri görülme ihtimalinin arttığını anlatan Prof. Dr. Çakmakçı, "Meme kanserinde ileri yaş önemli bir risk faktörü. 50 yaş üzerinde olan kadınlarda meme kanseri görülme sıklığı, 50 yaşın altında olan kadınlardan 4 kat daha fazla. Bu nedenle, özellikle 50 yaş üzerindeki kadınlarda tarama testlerinin önemi artıyor" dedi. Tüm kanser türlerinde olduğu gibi meme kanserinde de sağlıklı beslenme tarzının, tütün ürünlerinden uzak durmanın ve düzenli egzersizin çok önemli olduğunu söyleyen Prof. Dr. Çakmakçı, "Özellikle obezite, sadece estetik bir kusur değil, kanser olma olasılığını da artıran bir faktör. Diğer taraftan sutyen kullanmanın, sutyenin tipinin, deodorant kullanımının meme kanseri ile uzaktan yakından bir ilişkisi olmadığını da hatırlatalım" dedi.

Prof. Dr. Çakmakçı risk faktörlerini şu şekilde sıraladı;
• Ailede meme kanseri öyküsünün bulunması
• Adetlerin erken yaşta başlaması (12 yaş altı)
• Doğum yapmamış olmak
• İlk doğumu 30 yaş sonrasında yapmak
• Geç yaşta menopoza girmek
• Kilolu olmak ve özellikle menopoz sonrası kilo almak
• Tütün ürünleri kullanmak

ELE GELMEYEN KİTLELERİ YAKALAMAK ÖNEMLİ
Meme kanserinde belirtiler ortaya çıkmadan hastalığı yakalamanın önemine değinen Prof. Dr. Çakmakçı, "En sık belirti memede kitle fark edilmesidir; ancak memede ele gelen her kitle kanser değildir. Erken tanıda amaç, ele gelmeyen kitleleri saptamaktır" diye konuştu ve şu belirtilerle karşılaşıldığında vakit kaybetmeden doktora başvurulması gerektiğini hatırlattı;
• Memede ya da koltuk altında ele gelen kitle
• Memenin boyutunda veya şeklinde oluşan değişiklik
• Meme başından kanlı akıntı gelmesi
• Memenin derisinde veya meme başında şekil ve renk değişikliği
• Meme veya meme başında içeriye doğru çekilme olması
• Memede kitle olmamasına rağmen koltukaltında ya da boyunda bir beze oluşması

KADINLAR EN ÇOK MEME KAYBINDAN KORKUYOR
Meme kanseri tanısı alan kadınların en çok meme kaybından korktuğunu söyleyen Prof. Dr. Çakmakçı, "Günümüz meme kanseri cerrahisinde 'meme koruyucu cerrahiye', yani memenin tamamının çıkarılmamasına dikkat ediliyor. Hastaların pek çoğunda bu mümkün. Ancak bazen koruyucu olarak memeyi çıkarmak da gerekebiliyor. Bu hastalara aynı ameliyat sırasında kendi dokularını kullanarak ve bazen protezler ile destekleyerek yeni bir meme yapılabiliyor. Hatta kendi meme derisini koruyarak bunu yapmak da mümkün. Böylece hasta, meme kaybı olduğunu düşünmüyor" dedi.

ERKEKLER FARKINDA DEĞİL!
Meme kanserinin kadınlara özgü bir hastalık olduğu düşünülse de meme kanserlerinin yaklaşık yüzde 1'inin erkeklerde görüldüğünü belirten Prof. Dr. Çakmakçı, "Meme kanseriyle daha çok 60 yaş üstünde karşılaşan erkeklerin çoğu sorunu geç fark ediyor ve bu nedenle hastalığın tanısı da kadınlara oranla daha geç konuyor. Dolayısıyla, erkeklerin de bu konuda duyarlı hareket etmeleri ve vücutlarındaki değişikliklerin farkında olmaları hayati bir öneme sahip" diye konuştu.

6 soruda astımda doğru bilinen yanlışlar!

Toz, duman, koku alerjenler gibi çok çeşitli uyaranlar ile temas sonrası öksürük, nefes darlığı ve göğüste baskı hissi gibi yakınmalar ortaya çıkar. Kirli hava, sanayileşme, kedi köpek beslenen evlerin sayısındaki artış ve havadaki nem oranının yüksekliği astım hastalığı için tetikleyici rol oynuyor. 

Astım, tedavi ve kontrol altına alınmadığı takdirde ciddi sağlık sorunlarına yol açmaktadır. Astım, hava yollarının daralması ile kendini gösteren ve ataklar (krizler) halinde gelen bir hastalıktır. 03 Mayıs Dünya Astım Gününde Okan Üniversitesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Melahat Bekir Külah, astım hastalığı hakkında doğru bilinen yanlışları açıkladı.

1."Astım bulaşıcı bir hastalıktır"

Astımın ortaya çıkmasında bazı genetik (kişisel) ve çevresel risk faktörleri neden olmaktadır. Kalıtım (genetik yapı, irsiyet), cinsiyet ve şişmanlık gibi bireyin kendisine ve ailesine ait faktörlerdir. Çevremizde bulunan ve sık karşılaştığımız bazı etkenler, genetik olarak yatkın olan kişilerde astımın ortaya çıkmasında ve hastalığın ağırlığı üzerinde önemli rol oynarlar. Bu yüzden bir enfeksiyon durumu söz konusu olmadığından astım hastalığının bir kişiden diğer bir kişiye bulaşması söz konusu değildir.

2.''Astım tedavisinde kullanılan inhalerler ( spreyler )alışkanlık yapar, çok uzun süre kullanırsam akciğerlerime zarar verir"

Astımın tedavisinde genel olarak inhaler dediğimiz nefes açıcı ilaçlar kullanılmaktadır. Astımda sprey ya da kuru toz şeklinde ilaçların kullanılmasının bağımlılık yapması söz konusu değildir. Sprey/kuru toz uygulayıcıları kullanıldığında, ilaç hedef bölgeye vücutta dolaşmadan, doğrudan ulaşmaktadır. Bu yolla ilaç verilmesinin bağımlılık yapması söz konusu değildir. Astım tedavisinde kullanılan ilaçlar akciğerlere zarar vermez. Bu tür ilaçlar Uzun araştırmalar sonucu geliştirilmiş hekim tarafından olası yarar ve zararı göz önüne alınarak hastaya verilmektedir.

3."Astım ilaçlarındaki "Kortizon, çok zararlıdır, çok yan etkisi vardır''

Astımlı hastalara kortizon hastalığın alevlendiği ya da kriz durumlarında, ağızdan ya da enjeksiyon yoluyla verilir. Kana hemen hiç karışmayan sprey şeklindeki kortizonun ise neredeyse hiç yan etkisi yoktur. Bazı hastalarda sprey şeklindeki kortizon kullanımına bağlı ses kısıklığı ya da kuru öksürük gibi şikâyetler olabilir. Bu tür şikâyetler spreyi kullandıktan sonra ağzın çalkalanmasıyla önlenebilir.

4."Şikâyetlerim düzeldi, artık ilaç kullanmama gerek yok"

Astım şikâyetleri düzelse de ilaçları azaltma ya da bırakma kararı, asla hasta tarafından kendi kendine verilmemelidir. Astım da bronşlardaki daralma her ne kadar geri dönüşümlü olsa da, eksik tedavi bronşlardaki daralmanın kalıcı hale gelmesine neden olabilir. Astım ilaçların ne kadar süre ile kullanılması kararı uzmanlara bırakılmalıdır.

5."Astımlı hastalar spor yapmamalıdır"

Doğru tedavi edilen ve kontrol altında olan astım, kişinin hayatını etkilemez. Astımlı hasta, doktorunun önerisi doğrultusunda spor yapabilir. Yalnızca, bazı hastalarda spor öncesi nefes açıcı ilaç kullanımı gerekli olabilir. Bunun yanında, spordan ziyade; örneğin çok tozlu bir spor salonu ya da aşırı su buharı ile dolu kapalı bir havuz hastanın şikayetlerini başlatabileceği de göz önünde bulundurulmalıdır.

6."Hamilelikte astım ilaçları bebeğe zararlıdır"

Astımlı hastaların yaklaşık üçte birinde gebelik sırasında astım belirtileri hafifler, üçte birinde değişmez, üçte birinde ise kötüleşir. Sprey şeklindeki ilaçların neredeyse hiç yan etkisi yoktur. Bu nedenle gebelikte doktor önerisi doğrultusunda güvenle kullanılabilirler. Bebeğe asıl zarar verecek olan hekimin kontrolü altında verilecek olan ilaçlar değil, annenin astıma bağlı tedavi edilmemiş sorunlarıdır. Bu nedenle, astımlı hastaların gebelik boyunca hekim kontrolünde olmaları gerekmektedir.

Ultrason yüz germe işleminde de kullanılmaya başlandı

Prostat, karaciğer ve göğüs kanserinin tedavisinde kullanılan ultrason ameliyatsız yüz germe işlemlerinde de son dönemlerin en popüler uygulaması haline geldi. 

Acısız, ağrısız ve hiçbir yan etkisi olmayan uygulama, özellikle iple yüz germe yönteminin en büyük alternatifi olarak adlandırılıyor.

Tıpta birçok alanda ve özellikle kanser tedavilerinde kullanılan Yüksek Yoğunluklu Fokuslu Ultrason (High Intensity Focused Ultrasound), en önemli ameliyatsız yüz germe yöntemlerinden biri haline geldi. İple yüz germenin riskli ve ağrılı yanlarının aksine, ağrısız, acısız olan bu yöntem, kısa sürede etkili sonuçlar almayı sağlıyor.

Ultrason dalgalarının cildin altındaki dokulara odaklanıp uyararak, cildin kendini yenilemesini ve sıkılaştırmasını sağladığını belirten İstanbul Estetik kurucu hekimlerinden Kulak Burun Boğaz Uzmanı Doç. Dr. Ümit Taşkın, işlemin özellikle yüz kontürlerinin belirginleştirilmesi ve ovalleştirilmesi konusunda da son dönemlerin en popüler uygulaması olduğunu belirtti.

45 Dakikada 1 Yıl Kalıcı İşlem

Yılda yalnızca bir kez yapılan Yüksek Yoğunluklu Fokuslu Ultrason işlemi ile cildin gözle görülür bir sıkılaşmaya kavuştuğunu belirten Doç. Dr. Ümit Taşkın, "Bu yöntem ile farklı başlıklar kullanılarak cilt altındaki hedef alınan tabakalara istenilen dozda işlem uygulanmaktadır. Cilt altında oluşturulan ısı ile kollajen dokusunda sıkılaşma sağlanıyor.

Yaklaşık 45 dakika süren işlem sonrası etkisi hemen farkedilse de esas sonuçları bir ay sonra görülüyor ve bir yıl kalıcılığı bulunuyor. Her yıl 1 defa işlem tekrarlanarak cildin sıkılığı sağlanarak, lifting etkisi görülüyor. İşlemin senede bir kez yapılması dışındaki en büyük avantajı herhangi bir yan etkisi olmaması ve işlem sonrası hemen normal hayata dönülmesi. İşlem, tüm yüz ve özellikle boyun bölgesine uygulanabiliyor.

Yanaklardaki sarkmalar giderilmekte, elmacık kemikleri belirginleştirilmekte, yüze lifting yapılmakta ve boyunda gıdı bölgesindeki sarkmalar düzeltilmektedir. Bunun dışında, kaş kaldırma işlemi de ameliyatsız rahatlıkla yapılabilmektedir." açıklamasında bulundu.

Elleri tehdit eden 8 risk!

Hiç düşündünüz mü, günlük hayatımızda tarifsiz bir önemi olan ellerimizin başına bir şey gelse nelerden yoksun kalabileceğimizi? Örneğin bir başparmak yokluğunda, günlük ihtiyaçlarımızın yüzde 70'ini kendi başımıza halledemeyeceğimizi! Ayakkabı bağcığını bağlayamamaktan tırnak kesmeye dek başkasına bağımlı hale gelebileceğimizi… 

Ellerimizin aynı zamanda özgürlüğümüz anlamına geldiğini belirten Acıbadem Fulya Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Prof. Dr. Aydın Yücetürk, "Ellerimiz gün içerisinde en çok kullandığımız organımız olduğundan kaza ve yaralanmalarıyla da çok sık karşılaşıyoruz. Kol ve önkolda toplam üç kemik bulunurken, sadece tek bir elde toplam 27 kemik var ve bunlar kaslar, bağlar ve tendonlarca birbirine sıkıca tutunuyorlar. Ellerimizin değerini onlara bir zarar gelmeden hatırlamalı ve elleri tehdit eden, özellikle geri dönüşü olmayacak risklere karşı dikkatli olmalıyız" diyor. Prof. Dr. Aydın Yücetürk, parmaktaki yüzükten kavanoz kapağına dek ellerimizi en sık tehdit eden 8 riski anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Kaygan zemin

Gerek evde gerekse dışarıda kaygan bir zemine basma veya bir yere takılma sonucunda oluşan düşmelerde el bileği kırıkları sık görülüyor. Özellikle yaşlıların tedavisinde bazı zorluklar ortaya çıkabiliyor. Düşme sonucu el bileğiniz zarar gördüyse hemen hastaneye gitmelisiniz. Kırığın şiddetine, tipine ve parçalanma derecesine göre birçok yöntemle tedavi edilebiliyor. İyileşme süreci ortalama 6 ile 8 hafta sürüyor.

Bıçak kesmesi

Bıçak kesiği de en sık görülen yaralanmalardan. Parmaklarda veya elde meydana gelen kesilerde sadece deri kesilebileceği gibi damar, sinir, tendon ya da bağlar da kesilebiliyor. Şiddetli bir kanama durumunda ilk olarak o bölgeye temiz bir bezle basınç yaparak kanamayı durdurun ve bir an önce en yakın sağlık kuruluşuna gidin. Acil servise gittiğinizde kesiğin oluştuğu ortam ve ne keserken olduğuyla ilgili bilgi verin. Ayrıca en son tetanoz aşısı yapılma tarihiniz de önemli olduğundan mutlaka belirtin. Örneğin limon keserken meydana gelen kesilerde; bıçakta mikrobik ajan olmayacağı için enfeksiyon riski çok düşük oluyor. Ancak et ve et ürünleri kesilirken meydana gelen kesilerde enfeksiyon oranı da yüksek olacağından tedavide antibiyotik gerekiyor. Eğer yaralanma ufak bir kesiden oluşuyorsa hemen suyla yıkayın ve antiseptik solüsyonlarla temizleyin, eğer kesiye dikiş atılması gerekiyorsa da hemen bir acil servise müracaat edin.

Yanık

Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Aydın Yücetürk "Mutfakta iş yaparken ufak yanıkların oluşması durumunda elinizi soğuk suya tutmaktan antibiyotikli pomat sürmeye dek değişik yöntemlerle tedavi edebilirsiniz. Ama derin yanıkların muhakkak hastanede bir uzman tarafından tedavi edilmesi gerekir" diyor.

Yüzüğün takılması

Yüzük, elde dikkat edilmesi gereken, tehlikeli olabilen bir aksesuar. Küçük bir dikkatsizlikte bile yüzüğün bir yere takılması sonrası parmakta kopma meydana gelebiliyor. Bu durumda hemen parmak kopma bölgesine temiz bir bezle basınç yapılarak kanama durdurulmalı. Ellerdeki bütün yüzükler, el şişmesi riski nedeniyle hemen çıkarılmalı. Ayrıca kopmuş parça delik olmayan bir naylon torba içine konulmalı, bu naylon torba ise buzlu su içerisine atılmalı. Buzların hareket halinde olduğu, yarısı su yarısı buz şeklinde ayarlanmalı. Parmağın kopmuş parçası kesinlikle doğrudan buzla temas ettirilmemeli. Çünkü bu durum buz yanığına neden oluyor ve kopmuş parçanın dikilebilirliğini ortadan kaldırıyor. Ardından hiç vakit kaybetmeden en yakın hastaneye gitmek yerine 112 acil servis aranmalı. Böylece 112 acil servis, kopan parmağın hangi hastanelerde tedavi edilebileceği konusunda organize olarak vakit kaybetmenize engel olacaktır. Kopmuş parmağın soğutulmuş haliyle en geç 8 saat içinde dikilmesi gerektiğinden vakit kısa ve çok büyük önem taşıyor.

Blender

Mutfakta blenderi temizlerken bir anlık dikkatsizliğiniz sonucunda parmak ucunuzda yaralanma veya kopma meydana gelebilir. Eğer tırnağın büyümesi ve uzamasını sağlayan bölümde bir yaralanma meydana gelmişse tedavi edilmediğinde ileride tırnak deformasyonlarına neden olabiliyor. Bu nedenle hastaneye gitmekte fayda var. Ufak da olsa bazı parçalar kopmuş ise yanınızda hastaneye götürmeniz yararlı olabilir.

Sıkışmış kavanoz kapağı

Özellikle sıkışmış kavanoz kapağını açmaya zorlamak, ellerimizi en sık tehdit eden risklerden biri. Zararsız gibi görülebilen bu davranış, elde bağ yaralanmalarına neden olabiliyor. Bağ yaralanması en çok da başparmakta görülüyor. Başparmağın bir yere takılması sonucunda parmak kökündeki bağlarda meydana gelen kopmalar da en sık görülen yaralanmalardan. Bu tür durumlarda bazı ilaç tedavileri ve duruma göre atel tedavileri uygulanırken çok önemli bağlar yırtıldıysa bunların ayrıca cerrahi olarak tedavisi gerekebiliyor.

Cam kesileri

Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Aydın Yücetürk "Cam kesileri de sık görülen yaralanmalardan biridir. Kesi sonrası fışkırır tarzda ve kırmızı renkte kanama olması arter yaralanması belirtisi olup temiz bir bezle yara bölgesine bası yapılıp en yakın acil servise başvurmak gerekir. Kesiyi takiben elde parmaklarda duyu kaybı gelişmesi sinir yaralanması bulgusudur. El ve el bileği bölgesi, kesiler sonrası parmaklarda veya el bileğinde hareket kaybı olması kas veya tendon kesisine işaret eder. Dirsek bölgesi üstünde kesilerde hem duyu kaybı hem de hareket kaybı sinir yaralanmasının diğer bir bulgusudur. Cam kesileri sonrası bunların hepsi bir arada olabilir. En yakın sağlık kuruluşuna müracaat etmek gerekir" diyor.

Çekiçle yaralama

Parmak ucuna çekiçle darbe sonrası oluşan tırnak altı kanama, tırnak yatağı alanının yüzde 25'den fazlasını kaplıyorsa hekim kontrolünde tırnakta delik açılarak steril ortamda boşaltılması gerekiyor. Gerek çekiçle darbe, gerekse bir yere sıkışma, ezilme gibi nedenlerle ortaya çıkabilen parmak kırıklarında ise şiddetli bir ağrı hissetmeniz durumunda en yakın acil servise gitmeniz şart. Tedavisi mutlaka bir hastane ortamında yapılmalı. Hastaneye gidildiğinde, kırılmış kemiklerin düzgün biçimde sarılabilmesi için çeşitli malzemelerden yapılmış destek olan atelden, alçı ve plak vida tespitlerine kadar değişik yöntemler kullanılıyor. İyileşme süresi 4 ile 6 hafta sürüyor.

Zayıflayayım derken sağlığınızdan olmayın

Sağlıklı ve doğal bir görünüme sahip olmak için alternatif bitkilerle hızlı zayıflamayı tercih edenler, kullanım dozunu kaçırınca önemli sağlık problemleri ile karşılaşabiliyor. 

Özellikle son dönemlerde popüler olan ve aspir bitkisinden üretilen aspir yağının bilinçsiz kullanımı kolayca kilolarından kurtulmak isteyenleri sağlığından edebiliyor.

Kiloları ile başı dertte olanlar son zamanlarda aspir yağı ile zayıflama yöntemini tercih etmeye başladı. Ancak dozunu kaçıranlar zayıflayayım derken sağlığından olabiliyor. Bu konuda önemli uyarılar yapan Emey Hospital'dan Dyt. Kübra Öztürk, aspir yağı kullanımının günlük 1-2 tatlı kaşığını geçmemesi gerektiğinin altını çizdi.

Aspir yağının bilinçli kullanıldığında diyet programına yardımcı olarak yağ kaybında etkili olduğunu belirten Öztürk, "Aspir yağının faydası ile zararı arasındaki ayırımında kullanılan doz çok önemlidir. Alerjik reaksiyonlar, mide bulantısı, kusma, tansiyon düşmesi, ishal gibi yan etkilerin oluşmaması için günlük tüketimi 1-2 tatlı kaşığını geçmemelidir. Eğer aspir yağını faydasını görmek istiyorsanız mutlaka bir diyet ve egzersiz programına destek olarak kullanmanız gerekmektedir." uyarısında bulundu.

Aspir yağının vücuda faydaları
Aspir yağının bilinçli kullanılmasını öneren Dyt. Kübra Öztürk, yağın genel olarak faydalarını şu şekilde sıraladı:

• Kalp damar hastalıklarından korur
Aspir yağı, linoleik asit olarak da bilinen omega-6 içeriği yüksek olan bir bitkidir. Bu yağ asitleri kan trigliserit kolesterol düzeylerini dengeler.

• Diyabete yakalanma riskini düşürür
Aspir yağı, omega-6 içeriğinin yüksek olmasından dolayı kan şekerini regüle etmekle de görevlidir. Böylece diyabete yakalanma riskini azaltır.

• Obezitenin engellenmesinde etkili
Aspir yağı, içerdiği konjuge linoleik asit sayesinde obezitenin engellenmesinde etkilidir. Kilo vermeye etkisi yağın vücutta birikmesinden çok, yağın yakılmasıyla ilişkilidir. Yemeklerde kullanılarak besin değeri arttırılabilir.

• Hormonları dengeye sokar
Hormonal dengesizlikler sonucu regl döneminde düzensizlikler ve gecikmeler yaşanabilir. Aspir yağı hormonları dengeye sokarak adet döngülerini düzenler.

• Kabızlığa iyi gelir
Sindirim sistemini rahatlatır. Kabızlığa iyi gelerek kabızlık sorununu çözer.

Yemek tercihini neye göre yapıyorsunuz?

Anadolu Sağlık Merkezi'nin stratejik ortağı Johns Hopkins doktorları, insanların yemek tercihlerini neye göre belirlediklerini araştırdı. Araştırmaya göre insanlar kendi gelir düzeylerine, besinlerin sağlığa kazandırdıklarına dair inançlarına ve fiyatlarına göre ne yiyeceklerini seçiyor.

Ancak, Johns Hopkins Bloomberg Kamu Sağlığı Okulu'ndaki araştırmacılarına göre etnik gruplar ve cinsiyet de insanların yiyecek seçimlerini etkiliyor. Araştırma, yiyecek seçiminde çevresel faktörlerin de etkili olduğunu ortaya koyuyor.

Johns Hopkins İnsani Beslenme Merkezi araştırmacıları araştırmaya katılanların harcadığı enerji miktarı, yoğunluğu, toplam yağ ve doymuş yağ oranı gibi günlük beslenme niteliği indikatörlerini incelediler. Araştırmacılar tüketilen meyve, sebze, lifli gıda, kalsiyum ve süt ürünlerinin miktarını da hesaba kattılar. Bunların sonucunda insanların günlük beslenme alışkanlıklarını biri ABD Tarım Bakanlığı'nda tavsiye edilenlerden olmak üzere iki değer üzerinden incelemesini de gerçekleştirdiler.

Alışkanlıklar ve Cinsiyet de Etkili

- Sosyo-ekonomik statü, yiyecek fiyatlarına dair algılanan bariyer, beslenme kalitesi ve besin alımına dair yararlarda etnik topluluklara ve cinsiyete bağlı hatırı sayılır oranda farklılaşmalar var.

- Aileler ve bireylerin gelir kısıtlamaları onları düşük kalite beslenmeye yöneltebilir. Yiyecek alışverişi sırasında, dar gelirli Afrika kökenli Amerikalılar, aynı gelir grubundaki beyazlara göre besinin fiyatına daha çok önem veriyor.

- Düşük sosyo-ekonomik statüdeki beyaz ırka mensup Amerikalılar, daha çok yağ ve doymuş yağ içeren besinler tüketiyor. Afrika kökenli Amerikalılar'da gelir düzeyi ile yağ tüketimi arasında bir ilişki gözlenmedi.

- Araştırmaya katılan ve gelir düzeyleri ne olursa olsun herkeste, lifli gıda almak yerine sodyum almayı arttırıcı faktör olarak besin fiyatlarının bir engel olarak algılandığı görüldü.

- Beslenme niteliğinin faydalarına dair bilinçliliğin; doymuş yağ içeren yiyeceklerden çok lifli gıda, meyve ve sebze tüketilmesi gibi daha iyi beslenme alışkanlıkları sağlanmasıyla birebir ilişkili olduğu ortaya çıktı. Kadınlar, erkeklere kıyasla sağlıklarını daha iyiye götürmek amacıyla, beslenme kılavuzlarına daha çok riayet etmeye çalışıyorlar.

- Kadınların beslenmesinde, erkeklerinkine kıyasla daha az enerji, enerji yoğunluğu, yağ, donmuş yağ, kolesterol ve sodyum var. Buna rağmen erkekler; daha çok yiyecek tükettikleri için daha çok meyve, sebze, kalsiyum, lifli ve sütlü gıda alıyorlar.

Bloomberg Kamu Sağlığı Okulu'nun Uluslararası Sağlık Bölümü'nde profesör yardımcısı olarak görev yapan Dr Youfa Wang, araştırma ile ilgili şu bilgileri veriyor:
"Düşük sosyo-ekonomik statü besin–maliyet bariyerine yol açabiliyor, bu da bireyin beslenme kalitesini düşürüyor," diyor. "Giderek artan obezite sorunu düşünüldüğünde, sağlıklı besinleri nüfusun yoksul segmentlerine de ulaşılır kılmak ve sağlıklı besinlerin fiyatını düşürerek, sağlıklı beslenme eğitimini yaygınlaştırarak bu kesimlerin sağlıklı beslenmesine yardım etmek önemli. Sağlıklı beslenme biçimlerinin yararlarını ortaya koyan programlar her etnik gruptan gelen hem kadın, hem erkekler için beslenme niteliğini arttırıcı olacaktır."

Araştırmacı ekipte çalışan ve Bloomberg Kamu Sağlığı Okulu'nun Uluslararası Sağlık bölümünde görev yapan Dr. May A. Beydoun ise "İnsanların beslenme biçimleri pek çok faktörden etkileniyor. Biz bu faktörlerin bazılarını inceledik. Ancak gelir düzeyi ve beslenme alışkanlıkları arasındaki ilişkinin büyük bir kısmı yiyecek fiyatlarına dair algılanan bariyer ya da beslenme niteliğinin yararlarının algılanmasına bağlanamaz" diye konuşuyor.

Erkeklerde saç dökülmesi

Türk Dermatoloji Derneği yönetim kurulu üyesi Prof. Dr. Nilgün Şentürk erkeklerde görülen 'erkek tipi saç dökülmesi' sorunu ile ilgili olarak tıbbi kavramları ve tedavi yöntemlerini anlattı.

Genellikle kalıtımsal
Erkek tipi saç dökülmesi (Androgenetik Alopesi) erkeklerdeki en yaygın saç dökülmesi tipidir. Erkek tipi saç dökülmesinde saç çizgisi geriye doğru çekilmiştir, şakaklarda ve başın üst bölümde dökülen saçların yerine daha ince saç tellerinin gelmesi ile kademeli olarak saç dökülmesi ve seyrelme gözlemlenir. Daha sonra başın tepe kısmı ve açılan şakak kısmı birleşerek sadece başın ön bölgesinde bir miktar saç kalır. Başın yan ve arka taraflarındaki saçlar bu dökülmeden etkilenmezler.

Endişe kaynağı
Erkek tipi saç dökülmesi genellikle kalıtımsaldır ve birçok erkek için gerçek bir endişe kaynağıdır. Bu bölgedeki kılların dihidrotestesteron hormonunun etkilerine hassasiyeti sonucu gelişir. Dihidrotestesteron saçın anagen dediğimiz gelişme safhasını kısaltır ve kıl köklerinin küçülmesine neden olur ve saçlar giderek incelir.

20'li yaşlarda dökülme görülür
DHT hormonunun, ergenlik çağında erkeklerde sesin kalınlaşması, sakalların çıkması, sperm üretimi ve kas gelişimi gibi başka görevleri de bulunmaktadır. O nedenle DHT'nin tamamen yok olması demek vücuttaki birçok faaliyetin de durması anlamına gelmektedir. Erkek tipi saç dökülmesi 20'li yaşlardan itibaren görülmeye başlar. Erkeklerin %25'i, 25 yaşına kadar, %40'ı da 40 yaşına kadar erkek tipi saç dökülmesi ile karşılaşmaktadır. Toplamda erkeklerin %60'ın da saç dökülmesi problemi bulunmaktadır.

Tedavisi var
Erkek tipi saç dökülmesinin tedavisinde tıbbi ve kozmetik tedavi yöntemleri bulunmaktadır. Her iki tedavi yöntemini uzman hekimler uygulamalıdır. Tıbbi tedavi yöntemleri dermatoloji uzmanın tarafından takip ve tedavi edilmesi gereken uzun süreli tedavilerdir. Günümüzde bu alanda Minoksidil solüsyon, Finasterid tablet (Tip II alfa redüktaz inhibitörü) sıklıkla kullanılmaktadır.

Kozmetik tedavi yöntemleri içinde bilimsel araştırmalarla da desteklenen PRP iyi bir tedavi alternatifidir. PRP'de hastadan alınan kan bazı işlemlerden geçirilerek trombosit denilen hücreler ayrıştırılmakta ve hastaya enjeksiyonla yeniden verilmektedir. Trombositler burada değişik büyüme faktörlerini salgılayarak kıl köklerini canlandırmaktadır.

Bir diğer tedavi yöntemi ise saç mezoterapisidir. Mezoterapide ise kıl kökünün büyümesi için gerekli olan Biotin, Sistin, Pantenol gibi vitamin ve elementler injeksiyon yolu ile hastaya verilmektedir. PRP ve mezoterapi ile kıl folliküllerinin canlandırılması sağlanmakta yeni ince kılların çıkması sağlanırken var olanlarında kalınlaşması mümkün olmaktadır.

Erkeklerde geniş lanı kaplayan ya da hiç kıl olmayan alanlarda ise saç ekimi ciddi bir tedavi seçeneği olarak önerilmektedir.

Daha sağlıklı bir geleceğin yolu gastrofizikten mi geçiyor?

"Bilim Bunu Konuşuyor" platformunda sağlık ve beslenme alanlarındaki güncel konuları, referans kurumların görüşleriyle oluşturulan makaleler le kamuoyunun gündemine taşıyan Sabri Ülker Vakfı, yeni bir bilim dalı olan gastrofiziğe dikkat çekiyor.

Gastrofizikçilerin, keyifle yenen bir yemeğin yalnızca lezzetiyle değil, çevresel ve duyusal birçok değişkenlerle de açıklanabileceğini ileri sürdüğü sonuçlar bilim dünyasında nasıl karşılanıyor?

Sabri Ülker Vakfı, kurulduğu 2009 yılından bugüne toplumun gıda, beslenme ve sağlıklı yaşam bilincinin gelişmesine katkı sağlamak, topluma bu konulardaki en doğru bilgiyi aktarmak ve bir referans noktası olmak hedefiyle çalışmalarını sürdürüyor. Vakıf, özellikle sağlık ve beslenme alanında yaşanan bilgi karmaşasının önüne geçmek için "Bilim Bunu Konuşuyor" platformu ile sağlık ve beslenmeyle ilgili gündemdeki konuları, bilimsel ve en güncel bilgileri tarafsız bir yorum ve anlaşılır bir dille kamuoyuyla paylaşıyor.

Sabri Ülker Vakfı, bu kez beslenme bilimi çevrelerince yeni yeni konuşulmaya başlanan gastrofizik kavramının yeterli ve dengeli beslenmeye etkileri konusunu gündeme taşıyor. Gastrofizik alanındaki araştırmaların öncülerinden Oxford Üniversitesi Deneysel Psikoloji Profesörü Charles Spence, Sabri Ülker Vakfı'nın ev sahipliğinde gerçekleşen 4. Beslenme ve Sağlıklı Yaşam Zirvesi'nde gastrofizik ve beslenme ilişkisi hakkındaki güncel bilgileri Türkiye'ye taşımıştı.

Gastrofizik nedir?
Gastrofizik, yemek bilimi ile gastronomi ve oluşan algı ve hisleri inceleyen bilim dalı psikofizik kelimelerinin bir araya gelmesiyle oluşuyor. Gastrofizik, keyifle yenen bir yemeğin yalnızca lezzetiyle değil, çevresel ve duyusal birçok değişkenle açıklanabileceğini ifade ediyor.

Gastrofizik ile besin tüketimi arasında nasıl bir ilişki olabilir
Besinlerle olan ilişkimizde besinlerin yalnızca enerjisi veya besin öğesi içeriğinin değil, psikososyal durum ve duyularımızın büyük rol oynadığı, beslenmenin haz biyolojisiyle de ilişkili olduğu biliniyor. Besin tüketimi sırasında besinler ve çevresel etmenlerin yarattığı duyuların beyin ve merkezi sinir sistemine çeşitli alanlara işlendiği; bu nedenle bazı besinleri tüketme duygusunun bize daha fazla keyif verdiği de bildiriliyor. Bir yemekten alınan keyif; tüketilen yiyeceklerin yanı sıra kişinin psikolojik durumu, sofrayı paylaştığı kişiler, ortam, tabak, çatal, servis ve sunuma kadar birçok değişkenden etkilenebiliyor.

Gastrofizik şişmanlığın önlenmesinde nasıl rol oynayabilir?
Tüm dünyada gün geçtikçe artan bir sorun haline gelen şişmanlığın en büyük nedenleri aşırı besin alımı ve hareketsiz bir yaşam olarak gösteriliyor. Neden aşırı yiyoruz konusunda "Televizyon karşısında daha mı fazla besin tüketiyoruz? Büyük tabaklar kullanmak bizi şişmanlatıyor mu?" gibi birçok soru da ileri sürülüyor. Prof. Spence, gastrofizik araştırmaların aşırı besin tüketimine neden olabilecek etkenlerin saptanmasında ve düzeltilmesinde yardımcı olabileceğini, yeterli ve dengeli beslenmeyi destekleyebileceğini bildiriyor.

Gastrofizik araştırmalarına göre, yemek yerken nelere dikkat edilebilir?
Gastrofizik alanındaki araştırmalar, yemek yerken dikkat edilmesi gereken noktaları da ortaya koyuyor. Yemek sırasında küçük ve dar kenarlı tabakların tercih edilmesi tabağın daha dolu görünmesine, dolayısıyla aşırı besin alımını önlenmesine yardımcı oluyor. TV, telefon veya tablet gibi ekran karşısında yemek, besin tüketimini hızlandırarak porsiyon kontrolünü engelleyebiliyor. Gastrofizik yemek yerken çevrede dikkat dağıtıcı öğeler bulunmamasına da dikkat edilerek, tüketim hızını ve porsiyon miktarını kontrol edebilmenin mümkün olduğunu söylüyor.

Psikososyal boyut çok önem taşıyor
Yeni bir bilimsel yaklaşım olan gastrofizik, besin tüketimi, dolayısıyla şişmanlık, yetersiz beslenme ve bunların sonucu gelişebilen kronik hastalıklara çözüm arıyor, dengeli beslenme ile sağlıklı bir yaşam konusunda çözüm önerileri sunuyor. Günlük ihtiyaç duyulan enerjinin, her besin grubundan yeterli miktarda tüketilerek sağlanması, besin çeşitliliğine dikkat edilmesi bu noktada büyük önem taşıyor. Haftada en az üç defa ve toplam 150 dakika aktivite yapmak da hareketli bir yaşamın temelini oluşturuyor. Bilim insanları, gastrofizik alanındaki araştırmaların gelecekte beslenmenin psikososyal boyutuna yönelik yeni veriler sunarak, beslenme durumunun iyileştirilmesi ile yeterli ve dengeli beslenmeye katkı sağlayabileceğini belirtiyor.

KAYNAKLAR

Alastair J. Tulloch, Susan Murray, Regina Vaicekonyte, Nicole M. Avena, Neural responses to macronutrients: hedonic and homeostatic mechanisms, Gastroenterology, 148(6): 1205–1218, Mayıs 2015
Lau, Esther, More than what meets the mouth and nose, The Lancet Gastroenterology & Hepatology , Volume 2 , Issue 6, 397, Haziran 2017
Robinson E, Blissett J, Higgs S, Social influences on eating: İmplications for nutritional interventions, Nutr Res Rev., 26(2): 166–176, Aralık 2013
Prof. Charles Spence, Gastrophysics, The New Science of Eating , 2017

Yetersiz beslenme şişmanlatıyor

Dünya da 7.6 milyar insan yaşıyor, 2 milyar insan yetersiz besleniyor, 815 milyon insan açlık sınırında, 700 milyon kişi obez ve dünyanın en büyük sorunu "Açlık ve Aşırı Şişmanlık!"

Küresel Beslenme Endeksi, dünyada obezitenin artışının yetersiz beslenme oranını tetiklediğini ortaya koyuyor. Rapora göre Avrupalıların çoğu şişman ve Türkiye de bu sorunu yaşayan ülkeler arasında yer alıyor.

Endeks, Hollanda merkezli Beslenmeye Erişim Vakfı tarafından yayımlanıyor ve Endeksin oluşturulmasında dünyanın önemli sağlık örgütlerinin verileri kullanılıyor.

Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO) obeziteyi bir salgın olarak kabul ettiği ve dünyada ki en riskli 10 durumdan biri olarak ilan ettiği günümüzde neden şişmanladığımızı sorduğumuz Obezite ve Metabolik Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Kaplan Baha Temizgönül şöyle konuştu: "Obezite, yediğimiz gıdalardan alınan enerjinin, günlük aktivitelerimiz esnasında tükettiğimiz enerjiden fazla olması ile tetiklenen bir süreçtir. Bu yüzdendir ki yüksek kalorili, yanlış beslenme ve hareketsiz yaşam tarzı obezite riskini arttırır. Obezite erkeklerde bel çevresinin 102 cm'den, kadınlarda ise 88 cm'den fazla olmasıdır. Vücut kitle indeksi 30' un üzerinde olanlar obez olarak kabul edilir. Bir örnekle açıklamak gerekirse 160 boyunda bir kişi 77 kilodan fazla ise obezdir. Yetersiz beslenme, karbonhidratların proteinlerin, yağların, suyun ve minerallerin, vitaminlerin yeteri kadar tüketilmemesi sonucu, vücut dokuları düzgün yapılanamaz bu durum obeziteyi artırır."

Acaba yerken, gerçekten aç olduğumuz için mi yiyoruz?

Obezite nedenlerinden biri olan duygusal yeme alışkanlığına da dikkat çeken Op. Dr. Kaplan Baha Temizgönül, can sıkıntısı, atıştırma alışkanlığına dönüşen yeme davranışlarında ki ipuçlarına değinerek şöyle konuştu: "Duygusal yeme davranışı, genellikle can sıkıntısı, üzüntü gibi bir olay ile bağlantılıdır. Burada kişi, bazı gıdaları aşırı miktarlarda tüketmeyi seçer, adeta bu gıdaya karşı doymak bilmez bir iştah hisseder. Sonra da yeme davranışını genellikle suçluluk duygusu izler.

Gerçekten acıkan bir kişi az miktarda da olsa bir şeyler yedikten sonra tokluk hissi belirmeye başlar. Duygusal yeme davranışından kaçınmak için alınacak önlemler mevcuttur. Bunlardan en basiti sık ve düzenli öğünlerle beslenmeye çalışmaktır. Öğün atlamamak önemlidir. İş yoğunluğundan dolayı uzun saatler boyunca yemek yiyemediğimiz zaman, tabiri caizse kurt gibi aç bir şekilde yemek yemek, hepimizin başına gelmiştir. Burada unutulmaması gereken tokluk hissinin hemen algılanamadığıdır. Ne kadar hızlı ve çok gıda tüketilirse tokluk hissi geç geleceği için, ihtiyaçtan fazla yemek tüketilir.

Tabi ki bu ölçüsüz yemekler de bizlere fazla kilolar olarak geri döner. O yüzden öğün atlamadan, yavaş ve sık çiğneyerek beslenmeyi öneriyoruz. Lifli, protein ve mineral yönünden zengin gıdalar, tüketildikten sonra uzun süre tok tutar. Ceviz ve kinoa gibi lif yönünden de zengin gıdaları, salatalarımıza az miktarda eklemek, bir sonraki öğünde yeme miktarımızı azaltacaklardır. Bunlar hepimizin alabileceği basit önlemlerdir. Fakat duygusal yeme davranışının temelinde yatan sorunlar ne kadar büyükse bunu kontrol etmek o kadar zor olmaktadır. Bu yüzden yedikten sonra pişmanlık duygusu ile yaşamak yerine bir psikolog ile görüşmek gerekir."

Op. Dr. Kaplan Baha Temizgönül; hareket kabiliyeti azalmış, dizlerde fazla kilodan dolayı sorunlar yaşayan, metabolik sistemi bozulmuş obez kişilerin ise cerrahi yöntemlere başvurabilir diyerek şöyle konuştu: "Obezite cerrahisini diğer seçeneklerden sonuç alınamadığında ya da sağlık durumunuzun ivedi kilo vermenizi gerektirdiği ciddi durumlarda düşünülmesi gerekir. Obezite cerrahisi; kısıtlayıcı ve emilim azaltıcı ameliyatlar olarak iki gruba ayrılırlar. Kısıtlayıcı ameliyatların başında Tüp Mide Ameliyatı gelmektedir.

Kısıtlayıcı ameliyatlarda mide hacmi küçültülerek gıda ve dolasıyla kalori alımı azaltılır. Emilim azaltıcı ameliyatlarda ise gıdanın ince bağırsaklardan geçen mesafesi kısaltılır, gıdalardan alınan kalori miktarı azaltılmaktadır. Emilim azaltıcı ameliyatlar ise Mide Baypasları ve SADI ( Duodenal Switch) ameliyatıdır. Her ameliyat herkese uygun olmadığı için seçeneklerin kişiselleştirilmesi gerekir. Obezite cerrahisi olanlarda diyabet kaynaklı sorunların %92'sinin azaldığı, kalp ve damar hastalıklarından kaynaklanan sorunların ise %59 azaldığını gösteren bilimsel yayınlar mevcuttur. Bu yüzden obezite cerrahisi, şeker hastalığı ameliyatı olarak da anılmaktadır. Sonuç olarak obezite günümüzde salgın boyuta ulaşmış olmasına rağmen, alınan önlem ve uygun tedaviler ile önlenebilen bir süreçtir."