Tuzu azaltmak için 9 önemli neden!

Hiç kuşkusuz, tuz içerdiği minerallerle vücudumuzun yaşamsal fonksiyonlarını devam ettirebilmesinde son derece önemli bir role sahip. Dünya Sağlık Örgütü'ne göre; günde ortalama 5 gram tuz (bir silme çay kaşığı) almamız vücudumuz için yeterli geliyor. Ancak yapılan araştırmalar gösteriyor ki Türkiye'de tuz tüketimi maalesef 16-18 gramı buluyor. 

Son yıllarda yapılan kısıtlamalarla bu miktarın 14,8 grama düşürüldüğü belirtiliyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Nefroloji Uzmanı Prof. Dr. Sevgi Şahin düşük miktarda alındığında hayatımızda önemli fonksiyonu olan tuzun, bunun tam aksine ideal miktarın üzerinde tüketildiğinde ise zehirden farksız olduğu uyarısında bulunarak, "Tuzun başta böbreklerde hasar oluşturmaktan kan basıncını yükseltmeye kadar pek zor zararı oluyor. Bu nedenle günlük tuz tüketimini kısıtlamak yaşamsal öneme sahip" diyor.

Yaygın inanışın aksine tüketilen tuzun büyük bir kısmı mutfak masasında yemeklere eklenen tuzdan değil, işlem görmüş besinlerden geliyor. Öyle ki işlenmiş besinler sodyum alımının genelde yüzde 75 gibi yüksek bir oranını oluşturuyor. Bu nedenle tuz alımını azaltmak için sofradan tuzu kaldırmanın yanı sıra işlenmiş besinlerden kaçınmak da çok önemli. Peki, pek çoğumuzun yemeklere hiç düşünmeden bolca serptiği tuz sağlığımızı nasıl etkiliyor? Nefroloji Uzmanı Prof. Dr. Sevgi Şahin ideal miktarın üzerinde alınan tuzun hangi hastalıklara yol açabildiğini anlattı, önemli bilgiler verdi.

Kan basıncını yükseltiyor

Diyetteki tuz artışı kan basıncını yükseltiyor. Tuz tüketimi arttığında aynı zamanda kan basıncını düşürmek için alınması gereken tansiyon düşürücü ilacın dozu ve sıklığı da artıyor. Bunun nedeni ise tuzun tansiyon ilaçlarının etkisini azaltması. Özellikle de ACE inhibitörü ve ARB grubu tansiyon ilaçlarının etkisine direnç gelişmesine yol açıyor. Tuzla hipertansiyon arasında doza bağlı ve doğrudan bir ilişki mevcut. Tuz alımının azaltılması uzun dönemde kalp damar hastalıkları ve inme riskini azaltıyor. Örneğin, diyetle alınan tuzun 10 gramdan 5 grama düşürülmesiyle inme riski yüzde 23 ve kalp damar hastalıklarının riski de yüzde 17 oranında azalabiliyor.

Böbreklerde kalıcı hasar oluşturabiliyor

Tuzlu beslenme, sadece sistemik kan basıncını yükseltmekle kalmıyor, böbrek hücreleri içindeki basıncı da arttırıyor. Glomeruller adı verilen hücrelerin içindeki basınç artışı, böbreğin süzme membranını proteinlere daha geçirgen hale getiriyor. Nefroloji Uzmanı Prof. Dr. Sevgi Şahin idrarla protein atılımının artmasının da uzun dönemde böbrekte kalıcı hasar oluşturabildiğine dikkat çekiyor.

İnsülin direncini arttırabiliyor

Yüksek sodyum içeren diyet, kanda leptin düzeyini yükseltiyor. Bu hormonun artışı karın bölgesindeki yağ hücrelerini çoğaltıyor. Karın bölgesinde yağlanma da bel çevresinin genişlemesiyle sonuçlanıyor. Bunun sonucunda insülin direnci artıyor. Düşük sodyumlu beslenme tarzı ise glukozu dokulara taşıyan transporterlerin miktarını ve yağ hücrelerinin içindeki insülin reseptörlerini düzenliyor ve insülin direnci azalıyor. Özellikle tuza duyarlı kişilerde diyette tuz kısıtlandığında, insülin direnci düşüyor.

Mide kanseri riskini yükseltiyor

Nefroloji Uzmanı Prof. Dr. Sevgi Şahin yüksek sodyum içeren beslenme tarzının mide mukozasında hasar oluşturduğunu belirterek sözlerine şöyle devam ediyor: " Hasarlanan mukoza kanserojen maddelere daha hassas hale geliyor, helicobacter pylori adlı bakterinin midede daha uzun süreli olarak yerleşmesine ve hasar yapmasına yatkınlık yaratıyor. Hasarlanan mide mukozasında da kanser gelişebiliyor. Bu nedenle tuzlu gıdalar, tütsülenmiş ve salamura gıdalardan uzak durmak gerekiyor"

Kemik erimesini tetikleyebiliyor

50 yaş üstündeki her 2 kadından ve her 5 erkekten 1'i osteoporoz olarak adlandırılan kemik yoğunluğu azalması nedeniyle kemik kırıkları problemleri yaşıyor. Yüksek tuz içeren beslenme tarzı, kemiklerden kalsiyumun serbestleşmesine ve idrarla vücuttan atılmasına yol açıyor. Sonuçta kemikler zayıflıyor ve kolay kırılabilir hale geliyor. Menopoz dönemindeki kadın hastalar ve yaşlılar özellikle yüksek risk altında oluyor.

Böbrek taşına yol açabiliyor

Tuzlu beslenme idrarla kalsiyum atılımını arttırıyor. İdrarda bulunması gerekenden fazla kalsiyum atılması da böbrek taşı oluşumuna yol açabiliyor. Böbrek taşları enfeksiyon odağı oluşturarak veya idrar yolunda tıkanmaya yol açarak böbreklerde hasar gelişmesine neden olabiliyor.

Bağışıklık sistemini de etkiliyor

Hayvanlar üzerinde yapılan çalışmalarda fazla tuz alımının bakteriler ve yabancı maddelere karşı savaşan koruyucular olan 'makrofajların' fonksiyonunu azalttığını ortaya koyuyor. Bunun sonucunda da bağışıklık sistemimiz bakteri ve virüslere karşı zayıflıyor.

Damar hastalığına bağlı demansı hızlandırabiliyor

Damar hastalığına bağlı demans, bunamanın en sık görülen türü. Zihinsel fonksiyonların tümünü etkileyen bu tablo, beyin kan dolaşımının damar sertliği nedeniyle bozulması sonucunda gelişiyor. Tuz tüketiminin fazla olması, damar yapısını bozarak ve kan basıncını yükselterek damar hastalığına bağlı demansı hızlandırıyor.

Meniere hastalığına neden olabiliyor

Denge bozukluğu, şiddetli baş dönmesi, bulantı ve kusma ile karakterize meniere hastalığı, iç kulağın hasarlanmasıyla ilgili bir sorun. Yüksek miktarda tuz alımı vücutta su tutulmasına neden olduğu için iç kulak basıncını arttırıyor, hastalığın belirti ve bulgularını şiddetlendiriyor. Meniere hastalığının tedavisinde tuzsuz diyet son derece etkili oluyor.

Tuz alımını makul sınırlara düşürebilmek için…

  • Yemek masasına tuzluk koyma alışkanlığından vazgeçin
  • Yiyecekleri baharatlarla tatlandırma alışkanlığı edinin
  • Market alışverişleri sırasında ürünlerin sodyum içeriğine bakmayı ihmal etmeyin
  • Gıdaların üzerinde sodyum miktarı verildiyse bu rakamı 2.5 ile çarparak tuz miktarını hesaplayabilirsiniz. Örneğin ürünün 100 gramında 1.5 gram tuz veya 0.6 gram sodyum varsa "yüksek tuzlu ürün", 0.6 gram tuz ya da 0.1 gram sodyum varsa "düşük tuzlu ürün" grubuna giriyor.
  • Turşu, ketçap, hardal, zeytin, soya sosu vb. yiyeceklerin tuz içeriği çok fazladır. Bu besinleri mümkün olduğunca az tüketin. Örneğin 1 çay kaşığı soya sosu 335mg sodyum (837.5 mg tuz), bir çay kaşığı kabartma tozu 530 mg sodyum (1.32 gram tuz) içerir içeriyor. Bu miktar günlük tuz alımının neredeyse 5'te 1'ini oluşturuyor.
  • Tuz içeriğinin yüksek olabileceği hiç aklımıza gelmeyen enginar, ıspanak ve kerevizin 100 gramında sırasıyla 86/71/100mg sodyum bulunuyor. Bu besinleri pişirirken ekleyeceğiniz tuz miktarını azaltmayı unutmayın.
  • Salamura besinler de (zeytin, turşu, peynir gibi) sodyum alımına önemli oranda katkıda bulunuyorlar. Bu besinlerden de mümkün olduğunca kaçının.

Güneşten uzak ve hareketsiz olanlar

Belirli bir yaştan sonra daha yüksek olasılıkla kadınlarda görülen kemik erimesini tetikleyen diğer faktörler, hareketsiz yaşam, kötü beslenme, sigara ve alkol kullanımı olarak ortaya konuyor. 

Medical Park Gaziosmanpaşa Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Dr. Mustafa Ünal, kemik erimesine karşı alınması gereken önlemler hakkında önemli bilgiler paylaştı.

Kemik erimesi bir diğer adıyla osteoporoz, kemik dokusunun mikromimarisindeki bozulma ve kemik kitlesinde azalma nedeniyle kemik kırılganlığında artma ile sonuçlanan bir hastalıktır. Medical Park Gaziosmanpaşa Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Dr. Mustafa Ünal, hastalığı "Daha basit bir ifadeyle kemiklerimizin mineral yoğunluğu azaldığı için, sertliklerinin ve dayanıklılığının azalıp kalitesinin bozulması sonucu daha zayıf ve kırılabilir bir hale gelmesidir" şeklinde tarif ederken, sebepleri, risk grupları ve tedavi yöntemleri hakkında şu bilgileri verdi;

NÜFUS YAŞLANIYOR HASTALIK ARTIYOR

Osteoporozda kemiğin darbelere olan karşı direnci azalır. Yani basit düşme ve çarpmalarla bile kırıklar meydana gelebilir. Önemli bir halk sağlığı problemidir. Tüm dünyada ve ülkemizde 60-70 yaşından sonra kadınların üçte biri ile üçte ikisinde osteoporoz hastalığı vardır. Dünya nüfusu giderek yaşlanmaktadır. Buna bağlı olarak da osteoproz ve kırık görülme oranı giderek artmadır.

KIRIKTAN ÖNCE TEŞHİS EDİLEBİLİR

Osteoporoz, bir kırık oluşuncaya kadar sessiz bir hastalıktır. Hiçbir belirti veya bulgu vermez. Kırıklar, minimal travmalarla veya bazen travmasız oluşur, özellikle yaşlılarda sıktır. Osteoporoz, kırıklar oluşmadan da tanısı konabilen, gerekli önlemlerle ve tedavilerle, kırıkların yaratacağı sağlık sorunlarının önlenebildiği bir hastalıktır.

KAFEİN KALSİYUMUN EMİLİMİ AZALTIYOR

Tüm kadın ve erkekler osteoporoz riskli açısından değerlendirilmelidir. Risk faktörleri ne kadar fazlaysa kırık riski de o denli yüksek olacaktır. 50 yaş üzerinde olmak, kadın olmak, erken yaşta menopoza girmek, erkekte erkeklik hormonu olan testosteronun eksikliği, kalsiyum ve vitamin D'den eksik beslenmek, hareketsiz yaşam sürmek, sigara, alkol veya kafein tüketmek, daha önceden bazı hastalıkları geçirmiş olmak (astım, tip 1 diyabet, romatoid artirt, zehirli guatr, vb.) diğer risk faktörleri arasında sayılabilir. Kafein kalsiyum emilimini azaltır ve idrarla kalsiyum atılımını artırır. Kafein tüketiminin artışı kırık riskini artırır.

BESLENME VE EGZERSİZ ÖNLEYİCİ ETKİYE SAHİP

Öncelikle yeterli kalsiyum ve vitamin D alınmalı, egzersiz yapılmalı, sigara ve alkolden uzak durulmalıdır. Bu önleyici genel tedavinin yanı sıra osteoporoz tespit edilen hastalarda uzun süreli kullandığımız ilaçlar vardır. Bu ilaçlar haftada bir gün kullanıldığı gibi ayda bir veya yılda bir kere kullanılan ilaçlar şeklindedir. Bu tedavilere yine kalsiyum ve vitamin D eklenir. Ayrıca yaşlı kişilerde düşmenin engellenmesi olası kırık gelişimini azaltır.

DANS ET, MERDİVEN ÇIK

Egzersiz kırık ve düşme riskini azaltır. Kalp damar sağlığına katkısı yanında çeviklik, kuvvet, duruş, ve denge becerilerini geliştirir. Kemik yoğunluğunu olumlu yönde artırır. Yürüme, jogging, merdiven çıkma, dans etme, pilates, tenis, vb. önerilmektedir. Bu egzersizlerin herhangi birinin haftada 3-4 gün olmak üzere 30-60 dakikalık sürelerde yapılması önerilmektedir. Yüzme kemik kütlesini artırmaz ancak kas gücünü artırması nedeniyle faydalı olabilmektedir. Ancak, bu hastalar kalp damar hastalıkları yönünden değerlendirildikten sonra kendilerine en uygun olabilecek egzersiz yapma yönünden teşvik edilmelidirler.

DİREKT GÜNEŞ IŞIĞINA İHTİYAÇ VAR

Güneşlenmek osteoporoz tedavisinde ve osteoporozdan korunmada önemlidir. Vitamin D yüzde 10-20 gıdalarla alınırken önemli bir kısmı yani yüzde 80-90 güneşten gelen ultraviyole ışınlarının etkisi ile ciltte sentezlenir. Bu sentez için cilde direkt güneş ışığı gelmelidir. El yüz bacak gibi açık gölgelerin 20-30 dakika güneşe maruz kalması yeterli vitamin D sentezlenmesine yardımcı olur. Burada önemli bir nokta faktör 15 ve üzeri güneş koruyucu kremleri güneş ışığının deriye ulaşmasını engeller. Cam ve tül arkasından güneşlenmek de aynı şekilde vitamin D sentezini engeller.

YEDİKLERİNİZ KEMİKLERİNİZİ ETKİLER

Dengeli beslenme genel sağlığımız üzerine olduğu kadar kemik sağlığı üzerine de son derece önemlidir.

  • Süt ve süt ürünleri, et, yumurta, kuru baklagiller, taze sebze ve meyve, ekmek ve tahıl grubu olmak üzere dört besin grubundan kişinin ihtiyacına göre uygun miktarlarda tüketilmesi gerekir. Kemiklerimizin yüzde 90'ınını kalsiyum ve fosfor oluşturur. Ayrıca bu iki mineral dışında protein, magnezium, çinko, demir, florid ve başta vitamin D olmak üzere bazı vitaminler de normal kemik sağlığı açısından son derece önemli besin öğeleridir.
  • Kalsiyumdan zengin beslenmek gerekir. Kalsiyumdan zengin gıdalar arasında süt ürünleri (süt, peynir, yoğurt), brokoli, yeşil yapraklı sebzeler, kurutulmuş meyveler, fındık, çekirdek ve bakliyat gibi besin maddeleri bulunmaktadır. Erişkin bir insanda günde 1000-1200 mg. kalsiyum alınması tavsiye dilmektedir.
  • Tuzu azaltmak gerekir.
  • Güneş ışığından daha fazla faydalanmaya çalışmak, günde 700-800 IU vitamin D almak gerekir.
  • Et ve et ürünleri gibi proteinden zengin gıdaları gereğinden fazla yememek gerekir.
  • Kafein içeren kahve, kola, çikolata gibi gıdalar fazla tüketilmemelidir.
  • Sigara ve alkolden uzak durmak gerekir.

Kadın tipi saç dökülmesi

Sık görülmesi açısından daha çok erkeklerin sorunu olarak kabul edilen saç dökülmesinin kadınlarda da görüldüğünün altını çizen Türk Dermatoloji Derneği yönetim kurulu üyesi Prof. Dr. Nilgün Şentürk konuyla ilgili şu bilgileri verdi.

Sosyal ve psikolojik sorunların kaynağı
Saç dökülmesi hem erkeklerde hem de kadınlarda sosyal ve psikolojik sorunlara neden olmaktadır. Saç telleri farklı büyüme evrelerinden geçer. Aktif büyüme dönemi genellikle 6-8 yıl kadardır ve ömrünü tamamlayan saç teli dinlenme evresine geçerek 2-3 ay içinde dökülür. Her gün belli miktarda saçın dökülmesi doğaldır. Bunlar doğal yaşam sürelerini tamamlamış ve dökülmeleri gereken saçlardır.

Çeşitli kaynaklara göre değişkenlik gösterse de günde 100 adete kadar saç kaybı normal kabul edilir. Mevsim geçişlerinde özellikle ilkbahar-yaz aylarında gün ışığına maruz kalma süresi arttıkça dökülen saç sayısı artış gösterebilir. Dökülen saçların yerine kıl kökleri yeni saç üretir ve tekrar büyümeye başlar. Saç dökülmelerinin kadın ve erkeklerde farklı nedenleri vardır, bunların dışında her yaşta ve her iki cinste de saçlarda dökülme ile seyreden hastalıklar bulunmaktadır.

Kadınlarda saç dökülmesi
Kadınlarda saç dökülmesinin en sık nedenleri "telogen effluvium" dediğimiz saçların aniden dökülmesinin hızlanması ve genetik faktörlerle ortaya çıkan "kadın tipi saç dökülmesi" dediğimiz erkeklerdeki kelliğe benzer saç dökülmesidir.

Kadınlarda "telogen effluvium" tipinde saç dökülmesine; gebeliğin sona ermesi ve doğum kontrol hapları gibi hormonal tedavilerin kullanılması ya da kullanılan tedavilerin bırakılması, tiroid bezinin çok fazla ya da gereğinden az çalışmasıyla ilgili yaşanan hormon bozukluğu, yüksek ateş ve ağır geçirilen bir hastalık, Demir eksikliği anemisi, yada demir depolarının boşalması, bilinçsiz yapılan diyetler, tek yönlü beslenme, proteinden fakir diyetler, aşırı kilo kaybı, kanser kemoterapisinde kullanılan yada metabolizmayı etkileyen ilaçların alınması gibi faktörler neden olabilir. Genellikle bu tip olaylardan 3-6 ay sonrasında şiddetli saç dökülmesi yaşanır ve olay devam etmiyorsa saç dökülmesi durur.

Genetik faktörler
Kadınlarda da erkeklerde olduğu gibi saç dökülmesinde genetik faktörler rol oynamakla birlikte dökülme erkeklerdeki gibi kelliğe neden olacak kadar şiddetli değildir. "Kadın tipi saç dökülmesi" olarak adlandırılan bu form androjen hormonlarının etkisi ile ortaya çıksa da androjen hormon seviyeleri genellikle normaldir ve erkeklere göre daha ileri yaşta başlar. Kadınlarda genellikle, erkeklerdekinin aksine saçlı derinin tamamında saçlar incelir veya seyrekleşir. Aslında bu tip saç dökülmesinde hastalar saçlarında ani dökülmeyi hissetmezler, ömrünü tamamlayan saç dökülünce yerine daha ince saç gelir.

Her saç döngüsünde bu olay tekrarlandığı için yıllar içinde saçların özellikle tepe bölgesinde seyreldiği gözlenir, tam saç dökülmesi nadirdir. Ancak menopoz sonrasında veya androjenlerin kanda belirgin yükseldiği durumlarda, erkekte olduğu gibi alın ve tepedeki açılma belirginleşebilir. Erkek tipi saç dökülmesini kabullenmek kadınlar için daha zordur. Bu tip dökülmelerin ağızdan alınan ya da saça dışarıdan uygulanan bazı ilaçlarla erken dönemde tedavisi mümkündür. Bu tedavilerle hastalarda iyi yanıtlar alınmaktadır.

Dökülme durdurulabilir
Kadınlarda görülen saç dökülmesinin tedavisi için birçok etken göz önünde bulundurulur. Kadınlarda saç dökülmesinde tanı için saçın sıklığı, saç çapı ve saçın dökülme tipine bakılır ve sistemik kan tahlilleri ile saç dökülmesinin nedeni araştırılır. Kadınların saç dökülmesini engellemek için önerilen tedaviler saçlı deriye lokal uygulanan ilaç, vitamin ve büyüme faktörleri ve ağızdan alınan besin takviyeleridir. Saç dökülmesi, sadece dökülmeye sebep olan etkeni bilip ona karşı bir önlem alındığında durdurulabilir.

Genetik kodlarınıza göre beslenin, kiloları dert etmeyin

Modern insanın en önemli sorunu kilo problemi. Obezite artık dünyada çözümü öncelikli bir sorun ve birçok ülke devlet politikalarını ve bütçelerini fazla kilolarla mücadeleye ayırıyor. 

Fazla kilo tedavisinin esası olarak dünya da kullanılan yeni trend ise nutrigenomik (beslenme genetiği) üzerine yapılan çalışmalar. Nutrigenomik (beslenme genetiği) kişiye özel DNA zincirinde bulunan genetik zayıflama kodlarının çözümlenmesi ile başarılı sonuçları elde etmeyi sağlıyor.

Liv Hospital Ulus'ta Nutri genomik (beslenme genetiği) ile ilgili detaylı analizler kişiye özel olarak yapılıyor. Liv Hospital Estetik, Plastik ve Rekonstriktüf Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Gürsel Turgut, Kilo problemlerinin temelinde özellikle genetik yatkınlık, dengesiz beslenme, hareketsiz yaşam, yaş artışı ve strese bağlı hormon düşüklüğü gibi nedenler olduğuna dikkat çekiyor. Prof. Dr. Gürsel Turgut "Kişinin kilo verememe nedenleri dikkatlice değerlendirilerek, özel bir planlama yapıyoruz. Kilo veremeyen dirençli hastalar için genetik ve hormonal yapıları üzerinden detaylı DNA analizi ve değerlendirmeler yaparak, buna uygun beslenme ve egzersiz programı ile yüz güldürücü sonuçla elde ediyoruz. Böylece zorlanmadan sağlıklı kilo verilebiliyor ve uzun yıllar sağlıklı kilo korunabilir" diyor.

Genetik zayıflama programı öncelikle hormonları dengeliyor

Günümüzde gıdalar, genellikle yeterli miktarda protein, bitkisel yağ, vitamin ve mineral içermeyen basit karbonhidratlardan oluşuyor. Bu beslenme şekli, insülin üretimini arttırarak metabolizmamıza, hormonlarımıza, vücudumuza, kilo dengemize ve sağlığımıza zarar veriyor. Gıdaların yanlış seçilmesi sonucu insan vücudu gerekli besinleri alamıyor ve buna bağlı olarak metabolizma dengesizliği ve hormon yetersizlikleri ve kilo verememe gibi sorunları yaşar hale geliyor. İşte tam da burada devreye kişiye özel genetik zayıflama programı giriyor.

Bu programa başvuranlara, genetik haritasına göre özel bir beslenme programı hazırlanıyor. Kişiye özel öğünlerin belirleniyor, doğru gıda alımı sağlanması ile düzenli insülin salgılanıyor ve hormonlar dengeleniyor. Bunun sonucunda kişi, sağlıklı ve dengeli bir metabolizmaya sahip oluyor. Metabolik denge sağlandıktan sonra etkili kilo kontrolü devam ediyor.

Kişiye özel genetik zayıflama programı sonrasında sizi hangi neler bekliyor?

Kilo verme: Sadece beslenme değişikliği ile, diyet yapmadan, zayıflamaya destek ürünler ve ilaçlar kullanmadan sağlıklı biçimde kilo verebilirsiniz.

Canlılık ve güçlülük: Uyguladığımız anti aging kişiye özel beslenme programında özellikle bacak, popo, karın bölgesi kaslarının güçlendirilmesi, seksüel aktiviteyi arttıracak hormonal destek mekanizmalarının artırılması hedeflenir. Bu esasa göre tedavi planlanır. Beslenme şeklinin değişikliği genelde kişinin kendisini fiziksel ve psikolojik olarak daha iyi hissetmesini sağlar. Kişinin kendini daha sağlıklı ve canlı hissetmesi, psikolojisinin, fiziksel gücün ve konsantrasyonunun yükselmesine ve duygularının dengelenmesine yol açar. Beslenme düzenlenmesiyle birlikte, daha önce hissedilen yorgunluk yerini enerji artısına ve canlılığa bırakır. Ayrıca destekleyici egzersizlerle metabolizma güçlendirilebilir.

Sağlıklı bir cilt: Zayıflama sürecinde, yüzde ve vücutta görülen kırışıklıkların ve sarkmaların bu program uygulanırken oluşmadığı gözlenmiştir. Ayrıca bu programda, kas ve dokuların değil, vücudun yağlı kısımlarını zayıflaması söz konusudur. Bu yöntemle zayıfladığımızda cilt gergin ve güzel kalır.

Nasıl hazırlanmak gerekiyor?

Öncelikle beslenme konusunda doktorla bir görüşme yapılıyor. Laboratuvar tahlilleri doğrultusunda, tamamen kişiye özel bir beslenme programı hazırlanıyor. Bu program doğrultusunda, vücudu koruyacak olan kolay ve sorunsuz beslenme değişimi için gereken hazırlık yapmış olunuyor. En az iki hafta devam edecek olan sıkı dönemde, vücudunuz bu yeni ve sağlıklı beslenme programına hazırlanmış olur. Üçüncü aşamada, ikinci aşamada izin verilmeyen besin çeşitlerini ve miktarlarını, kontrollü̈ biçimde tüketmeye başlıyorsunuz. Bu süreçte, sizin için en uygun olan beslenme biçimini bulacaksınız.

Dengeli bir metabolizmaya kavuştuğunuzda, kendinizi daha iyi ve daha sağlıklı hissedeceksiniz. Yeni görüntüden memnun olduğunuzda koruma dönemine geçebilirsiniz. Artık, beslenme şeklinizi değiştirerek elde ettiğiniz başarı tüm hayatınıza yansıyacaktır.

Vitamin eksikliğinin 10 işaretine dikkat!

Beden ve ruh sağlığının korunması için vitaminlerin doğru şekilde ve uygun dozlarda alınması önem taşıyor. Vücuttaki tüm organ ve sistemleri etkileyen vitaminlerin yetersiz alımı farklı belirtilerle kendini gösterebiliyor. 

Genellikle doğal yollarla alınabilen vitaminlerin takviyesi için ise mutlaka konu ile ilgili bir uzman doktora başvurulması gerekiyor. Memorial Ataşehir Hastanesi Dahiliye Bölümü'nden Prof. Dr. Birsel Kavaklı, vitamin eksikliğinin belirtileri hakkında bilgi verdi.

Bu belirtileri önemseyin!

1 - Görme problemleri: Görme problemlerinin yaşanması vücudunuzda A vitamini eksikliğini işaret edebilir. A vitamini normal ve gece görmede destek sağlayan bir vitamin türüdür. A vitamini eksikliğinde gözde kseroftalmi; yani göz akı ve kormeanın parlaklığını kaybederek kuruması ve gece körlüğü gibi problemler ortaya çıkabilir.

2 - Uzun süreli yorgunluk: Vücutta uzun süreli yorgunluk, zihin bulanıklığı ve fiziksel koordinasyon bozukluğu hissedilmesi, B1 vitamini eksikliğini ifade edebilir. B1 vitamini özellikle beynin enerji üretimi için gerekli bir vitamindir.

3 - Dil ve deride çatlaklar: Bazı deri hastalıkları ve sinir sistemi bozuklukları B6 vitamini eksikliğinden kaynaklanabilir. Özellikle dudak ve dil çatlaması ya da egzama gibi belirtiler, vücutta B6 vitamini eksikliğini işaret edebilir. Eksikliğinde hücre yenilenmesi yavaşlar ve egzama, iltihaplanma gibi deri problemleri görülebilir.

4 - Kansızlık: Kansızlık kimi zaman vitamin eksikliğinin bir işareti olabilir. Folik asit B vitamini ailesinin bir üyesidir. Folat ya da B9 vitamini olarak bilinir. B9 vitaminin eksikliği, vücutta kansızlık oluşmasına yol açan bir sebeptir. DNA sentezi ve hücre bölünmesi süreçlerinde önemli bir yere sahip vitamin türüdür.

5 - Zihinsel yorgunluk: Uzun süreli olarak yaşanan zihinsel yorgunluk, B12 vitamini eksikliği işaret edebilmektedir. B12 vitamin eksikliği zihinsel performansı etkileyen bir durumdur. Zihinsel yorgunluk zamanla entelektüel becerilerin de yavaşlamasına yol açar. Eğer kişinin uzun süreli olarak unutkanlık, hafıza kaybı, konsantre olamama gibi problemleri varsa mutlaka B12 vitamini açısından incelenmesi gerekir.

6 - Ciltte kolayca oluşan çürük ve morarmalar: Vücutta kolayca morlukların oluşması ya da ciltte kırmızı-mavi renkte morarmalar ve noktaların görülmesi C vitamini eksikliğini ifade edebilir. Çünkü C vitamini eksikliği ile vücut kolajen yapamaz hale gelmektedir. Kolajen üretilememesi de vücutta çeşitli dokuların yıkılmaya başlamasına ve doku tamirinin sekteye uğramasına neden olabilir.

7 - Kemik ağrıları: Vücutta D vitamini eksikliği kendini kemik ağrısı, kemik erimesi olarak gösterebilmektedir. Eksiklik sonucu oluşan kemik ağrıları, tüm vücut genelinde hissedilebilmektedir. Bu ağrılara zamanla halsizlik de eşlik edebilir.

8 - Kas kaybı: Kaslarda oluşan zayıflık ve güçsüzlük E vitamini eksikliğinden kaynaklanabilmektedir. E vitamini eksikliği kaslarda zamanla zayıflamaya yol açabilmektedir. Kas kütlesi kaybı, kas güçsüzlüğü ve buna bağlı denge problemleri ile karşı karşıya kalınabilmektedir.

9 - Aşırı kanamalar: Vücutta meydana gelen aşırı kanamalar K vitamini eksikliğinden kaynaklanabilmektedir. Regl kanamalarının uzun sürmesi, sebepsiz yere diş eti ve burun kanamalarının oluşması, idrarda ya da dışkıda kan görülmesi, K vitamini eksikliğini de işaret edebilmektedir.

10 - Cansız tırnak ve saçlar: Saç ve tırnak bölgelerinde yaşanan problemler, H vitamini diğer adıyla biotin ya da B7 vitamini eksikliğini işaret edebilir. Saçlarda kepeklenme, dökülme, cansızlık, kırılmalar; tırnaklarda çabuk kırılma, yumuşama, beyaz lekeler ve yavaş uzama gibi belirtilere dikkat etmek gerekir.

Beyin ödemi her yaş için risk!

Baş ağrısı, ani şiddetli bulantı kusma, nöbet geçirme, yüzde veya gözde kayma hatta bilinç kaybı gibi belirtilerle ortaya çıkan beyin ödemi, en sık travma veya beynin kansız kalması sonucu oluşuyor. 

Bol sıvı tüketimi, düzenli check-up, kalp ve akciğer koruyucu egzersizler, düzenli spor beyin sağlığını koruyucu önlemler olarak dikkat çekiyor.

CHP eski Genel Başkanı ve CHP Antalya Milletvekili Deniz Baykal'ın rahatsızlığıyla gündeme gelen beyin ödemi, ölümcül hasara kadar ulaşan ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyor.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahı Doç. Dr. Akın Akakın, beyin ödemine ilişkin önemli bilgiler verdi.

Beyin ödeminin beyinde kanama ya da zehirlenme sonrası toksik madde birikmesi veya kansız kalmasıyla ortaya çıkan tehlikeli bir reaksiyon olduğunu belirten Doç. Dr. Akın Akakın, beyin ödeminin belirtilerini şöyle açıkladı:

"Baş ağrısı, ani şiddetli bulantı kusma, nöbet geçirme, yüzde veya gözde kayma, hatta bilinç kaybı görülebilir."

Ödem her yaşta risk!

Beyin ödeminin her yaşta altta yatan hastalığa bağlı olarak görülebildiğini ifade eden Doç.Dr. Akın Akakın, "Genelde en sık nedeni travma veya kansız kalmış beyin dokusudur. Beyin ödemi altta yatan hastalığa bağlı olarak görülmektedir" dedi.

Beyin ödeminin tedavi edilebildiğini ifade eden Doç.Dr. Akın Akakın, "Yoğun bakımda tam teşekküllü hastanelerde beyin ödemi takibi yapılmalıdır. Hastalara yüksek volümlü sıvı verilerek ödemin damar içine kaçması sağlanır. Bu tedavilerin dikkatli, titizlikle ve uzman bir ekip tarafından gerçekleştirilmesi önemlidir" dedi.

Doç.Dr. Akın Akakın, beyin ödeminin ölümcül hasara kadar ulaşan ciddi sağlık sorunlarına neden olabileceğini de ifade etti.

Beyninize iyi bakın!

Beyin sağlığını korumanın yaşam kalitesini artırmakla yakından ilgili olduğunu belirten Akakın, "Bol sıvı tüketimi, düzenli check-up, kalp ve akciğer koruyucu egzersizler, düzenli spor beynin beslenmesini ve böylece sağlığını korur. Beyin sağlığını korumak için tuzu azaltın, alkol, kahve ve kolayı azaltın. Bol meyve tüketin ve spor yapın" tavsiyesinde bulundu.

Beyin ödeminin önceden teşhis edilmesinin mümkün olmadığını ifade eden Doç. Dr. Akın Akakın,"Bu yüzden kendimize iyi bakmamız, sağlığımıza özen göstermemiz lazım. Özellikle 50 yaş ve sonrası daha dikkatli olmak lazım. Günümüzde gittikçe popüler olan beyin check-up'ı yaşam stilimizi değiştirmek ve riskleri azaltmak açısından zamanla önem kazanmaktadır" dedi.

Geç anne olanlar daha uzun yaşıyor

30'lu yaşlarda bebek sahibi olan kadınlar uzun yaşıyor

Üreme sağlığıyla uğraşan uzmanlar, çoğu zaman, çocuk sahibi olmak için geç kalınmaması konusunda hanımları uyarır. Çünkü çocuk sahibi olma sürecinin ötelenmesi, yaşın ilerlemesiyle çocuksuz kalma riskini de beraberinde getiriyor.

Fakat son yapılan araştırmalar, ileri yaşta anne olmayı tercih eden hanımların yüzünü güldürecek.

Kadın Hastalıkları Doğum ve Tüp Bebek Uzmanı Op. Dr. Betül Görgen, Portekiz Coimbra Üniversitesi'nde yapılan araştırmanın detayları hakkında şu bilgileri verdi:

"Bu çalışmaya göre, ileri yaşta çocuk sahibi olan kadınlar, çok genç ya da 20'li yaşlarda çocuk sahibi olanlara göre daha uzun yaşıyorlar.

Sonuçlar özellikle ilk çocuk yapma yaşı geciktikçe, yaşam beklentisinin uzadığını gösteriyor.

33 YAŞ VE SONRASI DOĞURAN KADINLAR ÜÇ KAT DAHA FAZLA...

İkinci bir çalışma ise, ilk çocuklarını 33 yaş ve sonrası doğuran kadınların, daha erken yaşta doğum yapanlara göre üç kat daha fazla uzun yaşamla ilgili belli DNA belirteçlerine sahip olduğunu göstermiştir.

Daha ileri yaşlarda gebe kalan kadınların eğitimli, sağlıklı yaşamaya özen gösteren ve kendilerine dikkat eden kadınlar olması bu farkın sebeplerinden biridir.

İngiltere'de ilk gebelik yaş ortalaması yaklaşık 30 yaş civarındadır. Yine İngiltere'de 25 doğumun 1'i 40 yaş ve üstü anne tarafından yapılmaktadır.

HEKİME DANIŞMADAN ÖTELEMEYİN

Bu çalışmaların ortaya koyduğu ilginç sonuçlara rağmen, gebeliğin ötelenmesi de mutlaka bu konuda uzmanlaşmış bir hekimin görüşü alınarak yapılmalıdır. Aksi takdirde üzücü sonuçlarla karşılaşılabilir."

Metabolizmada bahar dopingi

Bahar aylarının gelmesiyle metabolizmada da kelebekler uçuşmaya başlar. Bedende oluşan değişiklikler ruhsal ve fizyolojik olarak etki yapar. 

Hafif yorgunluklar, kırgınlık hissi, sabah uyanmakta zorluk çekme, gün içinde keyifsiz ve mutsuz durumlar en çok gözlenen durumlardır. Bahar mevsiminin aslında yavaş yavaş hareketlenen ve kıştan uyanan metabolizmayı hareketlendirmenin tam da zamanı olduğunu söyleyen Liv Hospital Beslenme ve Diyet Uzmanı Şükran Yıldız "Bunun en güzel yolu sağlıklı ve dengeli beslenmekten geçiyor. Sağlıklı beslenmenin ana koşulu ise mevsiminde taze meyve ve sebzeleri tüketmekten geçiyor. Çünkü yorgunluk, bitkinlik ve halsizlik gibi şikayetlerin temelinde vitamin-mineral eksiklikleri yatabiliyor" diyor. Şükran Yıldız bahar yorgunluğuyla baş etmeyi sağlayacak önerilerde bulundu.

Bol vitamin tüketin

Bu dönemde en çok ihtiyaç duyduğumuz vitaminler bol bol antioksidan taşıyan C vitamini, E vitamini ve B grubu vitaminler. Selenyum, çinko, magnezyum, kalsiyum büyük önem taşıyor. C vitamini kivi, portakal, mandalina, maydanoz, ıspanak, kuşburnu vazgeçilmezimizken E vitamini fındık, badem, ceviz, zeytinyağında bolca bulunur. Bizi ruhsal anlamda iyi hissettiren güzel bir B grubu vitamini Tiamin! Tiamin yani B1 vitamini tam buğdayda, yulafta ve kuru bakliyatlarda bulunur. İyi bir protein kaynağı olan yumurta, peynir, balık, kırmızı et, hindi eti beslenmede mutlaka bulunmalıdır. Güne dinç başlamak isteyenler için sebzeli bir omlet enerji deposu olacaktır. Protein tüketince yanında bol C vitaminli mevsim yeşilliklerini ihmal etmemek gerekir. Gün içinde uzun açlıklar yaşamak enerjinizi düşürüyorsa kuru meyveler, kuru yemişler ve yoğurt enerjiyi geri getirecektir.

Yorgunluksavar Bağışıklık Çayı


2 su bardağı su
2 yemek kaşığı ekinezya
1 çay kaşığı taze zencefil
2 dilim yeşil elma
1 çubuk tarçın
Tüm malzemeleri kaynamaya bırakın. Kaynadıktan sonra 2-3 dakika daha bekleyin ve soğumaya bırakın. Süzerek sıcak veya ılık tüketebilirsiniz.

Enerji Veren Smoothie-1


1 orta boy kivi
1 su bardağı kefir
10 adet çiğ fındık
4-5 yaprak taze nane
Tüm malzemeleri blenderdan geçirip taze tüketin.

Enerji Veren Smoothie-2


Yarım orta boy muz
5-6 adet çiğ badem
1 tatlı kaşığı kakao
2 adet yumuşak kuru hurma
1 su bardağı süt
Tüm malzemeleri blenderdan geçirip taze tüketin.

Bal kabağı çorbası gözlere çok faydalı

Bal kabağı; içerdiği mineraller, vitaminler ve zengin lif içeriği ile antioksidan, kanserden koruyucu ve yaşlanmayı geciktirici müthiş bir besin. "Bal kabağı göz sağlığı için bulunmaz bir nimettir" diyen Göz Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Fatih Atmaca, bal kabağı çorbasının göz sağlığına faydaları hakkında bilgiler verdi…

"Bal kabağı başta A vitamini olmak üzere C ve E vitaminleri açısından oldukça zengindir. Hatta bal kabağında; göz sağlığı için faydası hepimizce bilinen havuçtan 2 kat daha fazla A vitamini vardır. Bu vitaminlere ilave olarak çinko ve bakır içeriğiyle de ileri yaş grubunda körlüğün en sık sebepleri olan sarı nokta hastalığı ve kataraktın riskini azaltır. Yapılan bir çalışmada, bu vitamin ve minerallerin düzenli alımının sarı nokta hastalığı olarak da bilinen makula dejenerasyonu isimli hastalığın gelişimini yüzde 25 oranında, görme keskinliği kaybını ise yüzde 19 oranında azalttığı bulunmuştur."

GÖZÜ ALERJİDEN DE KORUR

Göz Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Fatih Atmaca; "Yine bal kabağında bolca bulunan lutein ve zeaksantin; sarı nokta hastalığı ve katarakt gelişimini azaltmakla beraber yüksek enerjili dalga boylarını filtreleyerek gözümüzü zararlı ışınlara karşı korumaya yardımcı olan güçlü karotenoidler ve antioksidanlardır. Bu antioksidanlar ve A vitamini, alacakaranlıkta gözümüzün ışığa uyumuna katkıda bulunarak görüş kabiliyetimizi iyileştirir. İçerdiği zengin mineraller ve vitaminler ile bağışıklık sistemimizi destekleyen bal kabağının bu sayede göz enfeksiyonları gelişiminde ve göz alerjisinde koruyucu bir rol aldığı da düşünülür" diyor.

KEMİK YA DA ET SUYUYLA ÇORBASINI YAPABİLİRSİNİZ

Dr. Öğr. Üyesi Fatih Atmaca, "Yaşa bağlı makula dejenerasyonu (sarı nokta hastalığı) başta olmak üzere birtakım retina hastalıklarında koruyucu, tedavimizi destekleyici olarak hastalarımıza verdiğimiz göze özel ilaçların içeriğindeki maddelerin neredeyse tamamına yakını bal kabağında bulunmaktadır. İlaç takviyesi çok önemlidir fakat en iyisi bu vitamin ve mineralleri beslenme yolu ile almaktır. Tatlısının yanı sıra bal kabağını çorba olarak tüketmek hatta içine kemik suyu, et suyu eklemek göz sağlığımız için son derece faydalıdır" dedi.

Ateşlendiğinde kaçınmamız gereken 5 önemli hata

Özellikle kış aylarında okul gibi kalabalık ortamlarda bulunmaları, alışveriş merkezleri gibi kapalı ortamlarda daha çok zaman geçirmeleri, bakteri ve virüslerin soğuk havada daha fazla güçlenmeleri çocukların kış aylarında pek çok mikropla karşılaşmalarına neden oluyor. 

Bağışıklık sisteminin ilk koruması yeterli olmayınca vücut bu mikropları yok etmek için sıcaklığını yükseltmeye başlıyor. Çocuklarda yüksek ateş hiç kuşkusuz her ebeveynin kabusu. Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Neslihan Korkmaz, aslında vücuttaki ateş ölçülü olduğu sürece endişelenmeye gerek olmadığına dikkat çekerek, "Çünkü ateş bağışıklık sistemini uyarıyor ve enfeksiyonlara karşı vücudun savaşını daha da artırıyor. Toplumdaki yaygın inanışın aksine yüksek ateşin beyne zarar vermesi için 41,5 derecenin üzerine çıkması gerekiyor. Bu tablo da genelde enfeksiyonlarda çok çok nadir olan bir şeydir. Yani ateş beyne zarar vermez, felce neden olmaz, kendi başına ölüme yol açmaz. Yüksek ateş havale yapabilir ama bu korkulacak bir hastalık değildir ve çocuğunuzun beyninde kalıcı bir hasra bırakmaz" diyor.

Ancak çocukların ateşi yükseldiğinde ebeveynlerin yine de bazı hatalı davranışlardan kaçınmaları gerekiyor. Gereksiz yere ve hızlı ateş düşürmek vücudun mikroplarla savaşma gücünü azaltıyor. Bunun yanı sıra vücudun hızlı düşen ısıya adaptasyonu zor olacağı için ateşli nöbet riskini artırıyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Neslihan Korkmaz yüksek ateşte ebeveynlerin kaçınmaları gereken hataları anlattı, önemli uyarılarda bulundu!

Sirke, alkol ve soğuk su kullanmayın!
Pansuman veya banyo için alkol, sirke veya soğuk su kullanmayın. Çünkü çok soğuk su ile sirke damarlarda büzüşmeye ve mikropları öldürecek olan makrofajların enfeksiyon bölgesine iletilmesinde zorluğa veya titreme sonucu ısı üretiminin artışına yol açıp ateşli havale riskini artırıyor. Alkol de deriden emilerek zehirlenmeye yol açabiliyor. Ilık suyla ıslatmış olduğunuz bir bezle boyun, yüz, el bilekleri, diz, koltuk altı, kasık kıvrımları ve karın üzerine pansuman yapın. Pansuman yerine çocuğunuza ılık suyla duş da aldırabilirsiniz.

Titriyor diye üzerini sıkıca giydirmeyin
Çocuğunuza ince ve gevşek giysiler giydirin. "Titriyor diye üşüdüğünü düşünerek üzerini sıkıca giydirmeyin ve sakın sıkıca sarmayın" uyarısında bulunan Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Neslihan Korkmaz, "Çünkü sıcaklık yüksek ateşin artmasına yol açıyor ve bunun sonucunda ateşli havale riskini yükseltiyor. Üşüyor veya titriyorsa üzerine ince bir örtü örtmeniz yeterli gelecektir."

Oda ısısını yükseltmeyin
Çocuğunuz yüksek ateş nedeniyle titriyorsa ortam ısısını kesinlikle yükseltmeyin. Bunun nedeni ise vücut ısısının yükselmesi sonucu ateşli havale riskini artırması. Oda ısısını 21-22 derece arasında tutmaya çalışın.

Vücudunun susuz kalmasını engelleyin
Vücudumuzun yüzde 80'den fazlası sudan ibaret ve ateş yükseldiğinde vücuttan ısı kaybederiz. Bu yüzden sıvı alımını artırarak vücudun kaybettiği sıvıyı yerine koyup ateşin düşmesini ve toksinlerin atılmasını sağlarız. Sıvı kaybını karşılamak için çocuğunuza bol sıvı verin.

Yağlı ve zor sindirilen gıdalarla beslemeyin
Ateş sırasında vücut mikroplarla savaşırken zor sindirilen ağır besinleri parçalamakta zorlanıyor ve bunu yaparken metabolizmayı hızlandırdığı için ateşi artırıyor.

Bu belirtilerde zaman kaybetmeyin!

• Üç-dört aylıktan daha küçükse,
• Ateşle birlikte kasılma, şuurda bir değişiklik olduysa, dalgınlık varsa,
• Yediği her besini kusuyorsa,
• Yoğun bir solunum sıkıntısı varsa, yani sık nefes alıyorsa ya da nefes almada zorluk çekiyorsa,
• Vücutta döküntü varsa,
• Daha önce ateşli havale geçirdiyse ya da diğer çocuklarınızda ateşli havale hikayesi varsa,
• Burun akıntısı ve hapşırık gibi yakınmaların yanı sıra 38 derece civarında seyreden ateşi 3 günü geçtiğinde zaman kaybetmeden doktora başvurmanız çok önemli.

Gençlikte yapılan dövmeler pişmanlığınız olmasın

Gençliğin erken dönemlerinde yapılan ya da travmalar sonucunda oluşan dövmelerin uygun bir şekilde silinme yöntemlerini Deri ve Zührevi Hastalıklar Uzmanı Dr.Yelda Bice anlattı.

Gençliğin erken dönemlerinde yapılan dövmelerden sıkılıp pişman olunabileceğini vurgulayan Dr. Yelda Bice, "Yapılan dövmeler istediğimiz gibi olmayabilir veya yaşımız ilerledikçe dövmelerimizden sıkılabiliriz. Bazen de havai fişek, şarapnel gibi patlayıcı maddeler ve kurşun kalem gibi nesnelerle travmatik dövmeler oluşabilir.

Böyle durumlarda dövme silme işlemleri uygulanır. Dövme silme işleminden önce bazı noktaların değerlendirilmesi gerekmektedir"dedi.Öncelikle dövmenin amatör mü yoksa profesyonel olarak mı yapıldığına bakılması gerektiğini belirten Bice, " Profesyonel dövmeler derideki derin yerleşimleri ve çok renkli olmalarıyla silinmeleri daha zor olabilen dövmelerdir. Bunun dışında deri rengi, dövmenin renkleri, dövmenin vücuttaki yeri ve kullanılan boya maddesi beraberce değerlendirilerek dövmenin tamamen silinip silinemeyeceği hakkında bir fikir yürütülebilir. Bazen seansların tamamlanması sonrası bir bulanıklık kalabilir" diye konuştu.

"Dövme sildirme işleminden sonra güneşten korunmak gerekmektedir"

Dövme sildirme işlemi ile ilgili uygulanması gereken yöntemleri de paylaşan Dr. Yelda Bice, "Dövme silme işleminde altın stardart uygulaması olan Q anahtarlı lazerle dövme silme uygulamalarıdır. Dövmenin rengine göre 532 nm, 660 nm veya 1064 nm gibi çeşitli dalga boylu ışınlarla ortalama 3-4 haftada bir seanslar işlem yapılır. Seans öncesi fraksiyonel ablatif lazerle dövme bölgesi taranabilir, böylece ışınların hem dövmeye ulaşması kolaylaşır hem de doku iyileşmesi hızlandırılır.

Seans sayısı cilt tipine ve dövme uygulamasına göre değişiklik göstermektedir.Uygulama sonrası küçük kanama odaklarının oluşması normaldir. İşlem sonrasında bölgenin güneşten korunması da gerekmektedir" dedi.

Diş ağrısı değil delirten hastalık olabilir

Yüzünüzde şimşek çakar gibi bir ağrı hissettiniz, diş ağrısı deyip doktora gittiniz. Kanal tedavisi, ilaçlar işe yaramadı hatta ağrıdan delirmek üzereyseniz 'trigeminal nevralji'den şüphelenebilirsiniz. 

Hastaları yıllarca çektikleri ıztıraptan 4 saatte kurtaran Medical Park Fatih Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Kaya Kılıç, "Trigeminal nevralji teşhisi konulamayan bazı hastalar, bütün dişlerini çektiriyor. Bu hastalığa 'delirten' ya da 'intihar ettiren' hastalık da deniyor. Küçük bir operasyonla ağrılardan kurtulmak mümkün" diye konuştu.

Son yıllarda sıkça gündeme gelen trigeminal nevralji, yüzün genellikle bir yarısında (bazen iki taraflı olabilir) çok şiddetli, şimşek çakar, bıçak saplanır tarzda ağrı ve uyuşmanın olduğu bir hastalıktır. İsmini yüzün duyu hissini taşıyan trigeminal sinirden alır. Türkiye'de her yıl 3200 kişi bu hastalığa yakalanıyor. Hastalığın kadınlarda yaklaşık 2 katı sıklıkla görüldüğünü söyleyen Medical Park Fatih Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Kaya Kılıç, "Trigeminal nevralji, her yaşta ortaya çıkabilir ancak en sık 50 yaş üzerindeki insanlarda görülüyor" diyerek halk arasında 'delirten' veya 'intihar ettiren' hastalık adıyla bilindiğini söyledi.

EVDEN ÇIKAMAZ HALE GETİRİYOR

Trigeminal nevraljinin nedeni, yüzün duyusunu sağlayan trigeminal isimli sinirin beyinde sıkışması ve ezilmesidir. Bu sıkışmanın en sık sebebi ise insanın kendi damarları olmakla beraber son yıllarda kendisinden sıkça bahsedilen MS (multipl skleroz) hastalığı, beyin tümörleri gibi durumlar da bu hastalığa yol açabilir. Hasta yüzünde; kulak, göz, dudaklar, burun, kafa derisi, alın, dişler ve çene gibi bölgelerde şimşek çakar gibi, bıçak saplanır gibi çok keskin ağrılar hisseder. Bu ağrı yüz yıkama, yüze dokunma, soğuğa maruz kalma, diş fırçalama, konuşma, tıraş olma, yemek yeme gibi eylemlerle başlayıp, şiddetlenebilir. Hatta ağrılar zamanla dayanılmaz hal alıp, hastayı yemek yiyemez, konuşamaz, evden dışarı çıkamaz hale getirebilir.

MİGREN DİYEN DE VAR, KAS HASTALIĞI DİYEN DE!

Bu çok şiddetli yüz ağrısı çeşitli hastalıklarla karıştırılır, özellikle diş ağrısına benzediğinden yanlışlıkla dişleri çekilen hastalar çok sıktır. Hastalar bu diş çekimlerinden elbette fayda görmezler. Hatta diş çekimi sonrası ağrıları artan hastalar da olabilir. Bunun dışında migren, kas iskelet hastalıkları ile de sıklıkla karışır. Teşhisi zor olduğu için senelerce psikiyatrik tedavi alan hastalar bile var. Hatta bu hastalar yakınları tarafından "Senin ağrından bıktık" diyerek dışlanabiliyorlar.

DOKTOR SARA İLACI YAZARSA ŞAŞIRMAYIN

Hastaya öncelikle ilaç tedavisi uygulanır. Normal ağrı kesici ilaçlar yerine epilepsi (sara) hastalarında kullanılan ilaçlar tercih edilir. Ne yazık ki ülkemizde "Doktora gittim, ağrı kesici yerine sara nöbeti ilacı verdi, ben bu ilacı kullanmam" diyerek ilacını kullanmayan hastalar mevcuttur. Düşük dozlarda başlanan bu ilaçlar arttırılabilir. Hatta tek ilaçla fayda görmeyen hastalarda ek olarak başka ilaçlar da başlanabilir. Hastaların büyük bir bölümü ilaç tedavisinden fayda görür ancak fayda görmeyen hastaların, dayanılmaz ağrılar yüzünden hayatları altüst olur. Yaygın kanının aksine, ilaç tedavisinden fayda görmeyen hastalarda radyofrekans (siniri yakma), balonla sıkıştırma ya da ışın tedavisi gibi çözümler bu hastalıkta üçüncü sıradadır.

BOŞ YERE AĞRI ÇEKMEYİN ÇÖZÜMÜ KOLAY

Yani ilaç tedavisinden fayda görmeyen hastalarda öncelikli olarak ameliyat düşünülür çünkü diğer girişimsel yöntemlerde amaç sinire 'hasar' vererek ağrıyı azaltmaktır. Oysa ameliyatın amacı sinire bası yapan damarı sinire zarar vermeden uzaklaştırarak ağrıyı yok etmektir. Trigeminal nevraljinin tek kalıcı çözümü mikrovasküler dekompresyon diye adlandırılan ameliyattır. Ameliyat; kulağın arkasından yapılan küçük bir kesiden mikroskop eşliğinde yapılır. Kafatasında ufak bir delik açılır ve siniri sıkıştıran damar bulunarak sinir ile damar arasına tampon görevi görecek teflon malzeme konur ya da bu sıkıştıran damar kesilerek ameliyat 4 saatte tamamlanır. Hastalar ameliyat sonrası hafif baş ağrısı dışında sorun yaşamadan 3 gün içinde taburcu edilir.

Kullandığımız kremler gerçekten işe yarıyor mu?

"Botoks etkili krem", "kırışıklıkları yok eden serum" ve diğerleri… Kullandığımız cilt bakım kremlerimiz, yağlarımız, losyonlarımız ve şampuanlarımızın hepsi gerçekten işe yarıyor mu?

Cilt bakım ürünlerinin faydalı ve gerekli olduğunu ancak sorunların bu ürünlerin tanımlanması sırasında ortaya çıktığını belirten Klinik Aromaterapist Leyla Çakır bu konuda önemli bilgiler verdi:

KOZMETİK BİR ÜRÜNDEN TIBBİ FAYDA BEKLEMELİ MİYİZ?

"Bu sorunun cevabı 'hayır' olmalı. Kozmetik ürünlerden tıbbi fayda beklersek o ürüne artık kozmetik değil 'ilaç' diyebiliriz. Kozmetik bir ürünün ilaç gibi pazarlanması veya bir hastalığı tedavi iddiasında bulunması hem sakıncalıdır hem de yasal değildir.

Aromaterapinin en önemli uygulama yöntemlerinden biri de cilt üzerinden losyon, krem ya da taşıyıcı yağ formunda, çeşitli teknikler ile yapılan uygulamalardır. Uygulama yapılmadan önce uzman aromaterapist tarafından detaylı bir analiz yapılır ve bireylerin endişelerine göre kişiye özel formüller hazırlanır. Bu formülleri oluşturmadaki amaç kozmetik açıdan fayda sağlamak ve aynı zamanda psikolojik yönden bireyleri iyi hissetmeye teşvik etmektir.

Çeşitli cilt rahatsızlıklarında da tıbbi ve aromatik bitkiler ile hazırlanmış formüller, bazı uzmanlar tarafından sıklıkla kullanılmaktadır. Merhem formunda hazırlanan bu ürünler ile yapılan uygulamalarda birkaç çok iyi sonuç gördüm ancak çoğunlukla hiç işe yaramayanları da gözlemledim… Burada önemli olan husus her insanın cildinin ve ihtiyaçlarının kendine has farklılıklar taşımasıdır. Ürünü hazırlayan veya tavsiye eden kişinin bilgi ve uzmanlığı ve tabi ki tatbik edilen ürünlerin gerekli standartları taşıyor olması şarttır. Fakat Türkiye'de maalesef gerekli standartları karşılayan ürünler bulmak hiç kolay değil. Genellikle kozmetik amaç ile üretilmiş bitkisel ürünler, tedavi edici oldukları iddiası ile pazarlanıyor. Ben bu durumu son derece sakıncalı buluyorum.

MUCİZE BEKLİYORSAK…

Peki estetik kaygılar ile kullandığımız ve mucize beklediğimiz ürünlerde durum nasıl?

Evde kullanıma uygun, yasal mevzuata göre hazırlanmış cilt bakım ürünlerimiz sadece epidermise (derinin en dış tabakasına) etki ederek; nemlendirme, arındırma vb. etkileri gösterirler. Kozmetik raflarından seçip aldığımız, evde kullanıma uygun ve topikal olarak uygulanan cilt bakım ürünlerinin, cildin daha alt katmanlarına ulaşması enfeksiyon gibi birtakım sağlık risklerine sebebiyet verebileceğinden, üreticiler bu ürünlerin formüllerini kozmetik ürün mevzuatında belirtilen kurallara göre planlanmak zorundadırlar. Bu, kozmetik ürün güvenliği açısından gereklidir.

Mucize etkiler bekliyorsak kişiye özel cilt bakımları, medikal estetik gibi daha profesyonel uygulamalara başvurmak daha etkili olacaktır. Bir uzman kontrolünde, cilt analizine göre önerilen cilt bakım ürünleri ana terapiyi tamamlayıcı nitelikte çok iyi sonuçlar vermektedir. Özellikle kişiye özel ve bilimsel analize dayalı kozmetik ürünler yüz güldürmektedir.

CİLT BAKIM RUTİNİMİZ NASIL OLMALI?

Bir diğer önemli konu; doğru ürün seçimi ve seçilen ürünün doğru kullanılmasıdır.


  • Öncelikle abartılı iddiaları olan ürünlerden kaçının.
  • Mucize formül arayışı ile paranızı boşa harcamayın.
  • Kendi cilt tipinize ve ihtiyaçlarınıza uygun ürünleri kullanın.
  • Kozmetik ürün kullanmadan önce detaylı cilt analizi yaptırmanız faydalı olacaktır.
  • Düzenli kullanım iyi neticeler almak için oldukça önemlidir.
  • Cilt bakımındaki en önemli basamak temizliktir. Cildinizin çok iyi temizlendiğinden emin olun.
  • pH 5.5 temizlik ürünleri kullanın ve mutlaka temizlik rutininize yağları ekleyin.
  • Cilt tipinize göre mutlaka haftada bir kez ölü derilerden arınma işlemi olan 'ekfoliasyon' adımını atlamayın. Işıltılı bir cilt için hayati önem taşımaktadır.
  • Gece ve gündüz cildinizi çok iyi nemlendirin ve gündüz güneş koruyucusu kullanın.
  • Nemlendirici kullanmadan kesinlikle fondöten ya da pudra kullanmayın.
  • Kokusunu sevmediğiniz veya kokusu sizi rahatsız eden hiçbir ürünü, içeriği ne olursa olsun kullanmayın.


DOKTORUNUZA DANIŞIN

Doğal ve bitkisel kürlerin kullanımı uzmanlık gerektirmektedir. Önerilerde bulunan kişilerin eğitimini mutlaka sorgulayınız. Cildinizde medikal bir sorun varsa, ilk olarak bir hekime danışınız."

Akraba evliliği, epilepsi riskini 40 kat artırıyor

Beyindeki ritim bozukluğu olarak tanımlanan epilepsinin, her yaşta ortaya çıkabildiğini hatırlatan Yeditepe Üniversitesi Rektörü ve Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Canan Aykut Bingöl, akraba evliliklerinin epilepsi riskini artırdığını söyledi. 

Türkiye'de yaptıkları bir araştırmaya dayanarak verdiği bilgilere göre, epilepsinin, akraba evliliği yapan bireylerde 40 kat daha fazla görüldüğünü belirtti.

Beyinde elektriksel aktivitenin bozulmasıyla birlikte belli nöbet ataklarıyla görülen epilepsi yılda 100 bin kişiden 50'sini etkiliyor. Bu oranın, doğum sırasındaki zorluklar ya da tedavi edilmesi gereken hastalıklardaki gecikmeler nedeniyle, gelişmemiş ülkelerde 80 ila 100'e kadar çıkabildiğini ifade eden Prof. Dr. Canan Aykut Bingöl, Epilepsi Farkındalık Günü dolayısıyla önemli açıklamalarda bulundu.

İLK 5 YAŞA VE 40 YAŞ SONRASINA DİKKAT!

Hastalığın her yaşta ortaya çıkabildiği gibi, ilk 5 yaş içinde görülme oranının daha sık olduğunu belirten Prof. Dr. Canan Aykut Bingöl, "10 yaşına kadar belli bir oranda gözlenir. 10-40 yaş arasında daha az rastlanır. 40'lı yaşlardan sonra ise, damar ve beyin hastalıklarının görülme sıklığına paralel olarak epilepsi görülme sıklığı da artar" diye konuştu.

AKRABA EVLİLİĞİ RİSKİ ARTIRIYOR

Akraba evliliğinin hastalık riskini 40 kat artırdığını belirten Prof. Dr. Canan Aykut Bingöl, konuyla ilgili gerçekleştirdikleri araştırmaya dayanarak şu bilgileri verdi:

"Epilepside genetik bir yatkınlık olabiliyor. Ancak bugün itibariyle tanımlanmış, genetik tanısı konmuş çok az bir grup epilepsi hastalığı var. Özellikle akraba evliliklerinin görülme oranını artırdığını biliyoruz. Geçmiş yıllarda Türkiye'de yaptığımız bir araştırmada, akraba evlilikleri olan 7 aileden yaklaşık 2000 kişilik bir grubu inceledik.Araştırmamızın sonucunda, epilepsi hastalığının akraba evliliği yapanlarda, yapmayanlara göre 40 kat fazla olduğunu gördük. Çünkü genetik olarak yatkınlığı olan kişilerde hastalık ortaya çıkmayabiliyor. Ancak akraba evliliği yapan çiftlerde genlerin bir araya gelmesiyle hastalık görülebiliyor. Bununla birlikte ülkemizde son yıllarda akraba evliliklerinin azalması nedeniyle bununla ilgili olan epilepsilerin oranında azalma olabilir."

"GENETİK ETKİ"

Yapılan ayrıntılı genetik çalışmalarda da belirli bir gen tespit edilmediğini ifade eden Yeditepe Üniversitesi Rektörü ve Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Canan Aykut Bingöl, "Epilepsinin özellikle tanımlanmış bir geni olmadığını ancak genlerden etkilendiğini biliyoruz. Bazı epilepsilerde yaşa, epilepsi tipine, EEG özelliklerine göre değişmekle birlikte, tanımlanmış bazı genler bulunuyor. Yani, hangi gende nasıl bir bozukluk sonucu oluştuğu bilinen epilepsi tipleri var. Ancak bunlar toplam epilepsi hastalarının yüzde 1'inin bile altındadır. Bunun dışındaki epilepsilerde belirli bir gen tespit edilmemiştir. Ancak genetik yapımızın, hastalıklara yakalanmamızda ya da onlara eğilim göstermemizde etkin olduğu biliniyor." diye konuştu.

"AŞIRI UYKUSUZLUK NÖBETLERİ TETİKLİYOR"

Epilepsiyi beyindeki bir ritim bozukluğu olarak ifade eden Prof. Dr. Canan Aykut Bingöl, bu bozukluğun çocukluktan ileri yaşlara kadar her zaman ortaya çıkabileceğini hatırlatarak sözlerine şöyle devam etti: "Hastalığın belirtileri, ortaya çıktığı yaşa göre değişebilir. Bununla birlikte nöbetleri tetikleyen çevresel bazı etkenlerin olduğu biliniyor. Örneğin uyuşturucu kullanımı nöbetleri tetikliyor. Ayrıca, aşırı uykusuzluk, stres, alkol ve bazı ilaçların nöbetleri tetiklediğini biliyoruz. Vücuda kimyasal olarak etkisi olabilecek birçok şey nöbetleri tetikleyebilir."

ÖĞRENME GÜÇLÜĞÜNÜN ALTINDA EPİLEPSİ YATABİLİR!

Öğrenme güçlüğü yaşayan çocukların tanısında epilepsinin de değerlendirilmesi gerektiğini belirten Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Canan Aykut Bingöl, "Dışarıdan fark edilmeyen epilepsi nöbetleri, öğrenme güçlüğü ve bellek problemleri yaratabiliyor. Bu durumda, çocuğun okul başarısı düşüyor. İlişki kurmakta zorlanıyor. Öğrenme güçlüğü yaşayan çocukları, psikolog ve nörologlar beraber değerlendirerek, epilepsiyi ayırt etmeye çalışırız. Öğrenme güçlüğü, dikkat eksikliği ile gelen çocukları epilepsi tanısıyla tedavi ettiğimizde okul başarısı ve arkadaşlarıyla ilişkilerinin düzeldiğini; akranlarıyla aynı noktaya geldiklerini görüyoruz. " dedi.

"EPİLEPSİYİ, MİGREN GİBİ DÜŞÜNÜN"

Epilepsi nöbetlerinin hastada depresyona neden olabileceğini belirten Prof. Dr. Canan Aykut Bingöl, bunun nedeninin çevreden görülecek tepkiler olduğunu ifade etti. Epilepsi hastalarının toplumdan dışlanma korkusu yaşadıklarını söyleyen Prof. Dr. Bingöl, kişinin bu durumu migren gibi görmesi gerektiğini belirterek hastalara şu tavsiyelerde bulundu:

"Genelde bu kişiler akıl hastalığı ile eş değer tutulur, toplumda dışlanır. Bu durumda, depresyon, yalnızlık hastaların en önemli sorunu halini alır. Hayatında 3 kez nöbet geçirip de depresyondan çıkmayan hastalarımız var. Çünkü bir kez bu tanıyı alan kişiler kolay kolay üstlerinden atamazlar. Hastalık ilaçla tedavi edilse dahi, sadece ismi bile kişiyi depresyona itmeye yetebilir. Bu konuda en önemli uyarı noktası, kişinin tüm çevresinin bu durumu migren hastalığı gibi görüp, ilaçlarla kontrol altına alınacağını bilmesi ve hastaya destek olmasıdır. "

"HASTALARIN YÜZDE 70'İ İLAÇLA KONTROL EDİLEBİLİYOR"

Hastaların yüzde 70'inin ilaçlarla tedavi edilebileceğini kaydeden Prof. Dr. Canan Aykut Bingöl, yüzde 15'lik grubu oluşturan hastalarda ise cerrahi ya da sinir stimülasyon yöntemlerini kullanarak nöbetlerin kontrol edilebildiğini anlattı. Cerrahi olan hastaların, daha sonra nöbet geçirme riskleri azaldığı için biraz daha şansı olduğunu belirten Prof. Dr. Canan Aykut Bingöl, "Cerrahi tedavi, ilaca cevap vermeyen yüzde 15'lik kısımda kullanılıyor. Nöbetler başladıktan sonra ne kadar erken zamanda tedavi değerlendirilir ve gerekiyorsa cerrahiye yönlendirilirse, sonrasındaki başarı, yani nöbetlerin tekrar etmeme durumu, o kadar iyi olabiliyor. Dolayısıyla hastaların iyi değerlendirilmesi ve hastaların doğru merkezlere yönlendirilmesi son derece önemlidir."

NÖBET GEÇİREN KİŞİYE NASIL YAKLAŞMALI?

Nöbet geçiren bir kişiye nasıl yaklaşılması gerektiği konusunda Prof. Dr. Canan Aykut Bingöl şu bilgileri verdi:

"Burada bilinmesi gereken en temel nokta, bu nöbetin bir boşalım olduğu ve çok kısa süre içinde sonlanacağıdır. Bu boşalım sırasında hastanın beyninde ya da vücudunda kendiliğinden bir hasar oluşmaz. Ancak düşerek koluna ya da başını bir yere çarpması durumunda bir zarar oluşabilir. Genelde hastaların bu durumda nefes almadığı fark edilse de, beyinde oksijensiz kalmaları gibi bir durumları yoktur. Bu nedenle, nöbet sırasında vücudunda herhangi bir zarar oluşmayacak şekilde hastayı konumlandırmak, kafasını yana çevirmek ve tehlikelerden korumak yeterlidir. Nöbetler en fazla bir-iki dakika sürer. Ancak o anı yaşamak kolay olmadığı için hastaya çok daha uzunmuş gibi gelebilir. Nöbet sonrasında 15-20 dakika içinde hastanın bilincinin yerine gelmesi gerekir. Eğer hasta kendine gelmiyorsa hastaneye götürmek gerekir. Ancak özellikle altının çizilmesi gereken nokta, nöbet sırasında sakin olup, beklemek gerektiğidir."

"ZAYIFLAMA AMAÇLI KETOJENİK DİYETİN TEDAVİDE YERİ YOK"

Epilepsi tedavisinde beslenmenin de önemli olduğunu belirten Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Canan Aykut Bingöl, son yıllarda popüler olan ketojenik diyet hakkında ise şunları söyledi:

"Öncelikle kişinin aç kalmaması gerekiyor. Öğün atlamak, aç kalmak ve kan şekerinin düşmesi nöbetleri tetikliyor. Ketojenik diyet, ilaçla tedavide zorlandığımızda ve özellikle çocuklarda kullandığımız bir yöntem. Bu tedavi yöntemini, hastayı hastanede yatırarak uygularız. Katkı maddesi olan yiyeceklerden uzak durmak bizim önerdiğimiz bir durumdur. Ama özellikle zayıflamak amacıyla kullanılan ketojenik diyetin epilepsi tedavisinde yeri yoktur."

Gıda boğulmalarını nasıl engelleriz?

"Solunum problemi yaşayan aşırı şişmanlar, yedikleri yiyeceklerin nefes borusuna kaçmasına daha eğilimlidir. 

Ağız ve diş yapısı bozuk, eksik dişi olan kişiler, yedikleri nedeniyle boğulma durumunu daha sık yaşarlar. Özellikle ağız ve diş gelişimi henüz tamamlanmayan çocuklarda ise, yutma güçlüğüne yatkın olmaları nedeniyle boğulma riski yüksektir."

Çocukluk çağında beslenme bozukluklarının ve dolayısıyla obezitenin de arttığına dikkat çeken Lotus Obezite Cerrahisi Merkezi Doktorlarından Obezite ve Metabolik Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Kaplan Baha Temizgönül; "Yediğimiz gıdaların yanlışlıkla nefes yolumuza kaçması hemen hemen herkesin başına gelmiştir. Bir iki kez öksürdükten sonra genellikle bundan kurtulmuşuzdur. Fakat solunum problemi olan obez kişiler, yedikleri gıdaların soluk borusuna kaçmasına daha eğilimlidir. Ayrıca ağız ve diş yapısı bozuk ve eksik dişi olan kişiler yedikleri nedeniyle boğulma durumunu daha sık yaşamaktadır.

Özellikle çocuklar ağız ve diş gelişimi henüz tamamlanmadığı için yutma güçlüğü yaşadıkları için yemekler nedeniyle boğulmaya daha yatkındırlar. Bu boğulma olayları genellikle kısa bir öksürük nöbeti ya da biri yardımıyla yutulan gıdanın çıkartılması ile sonuçlanabilse de maalesef nadiren de olsa ölümlere sebep olabilir. Yemek ile ilişkili boğulma ve ölüm vakaları incelendiğinde, genellikle yutulan gıdaların yarı katı gıdalar olduğu gözlenmiş. Bu gıdalar yutulduktan sonra su ile şiştikleri için tekrar çıkartılmaları da güç olur. Bunlar arasında sosis- salam ve ekmek, şekerleme, fındık- fıstık, üzüm, çiğ havuç ve elma sıklıkla boğulmaya neden olan gıdalardır" dedi.

"Boğulmalarda ilk yardım önemlidir"

Gıda ile ilişkili boğulma olaylarını engellemek için çocuk ve ileri yaş grubunda özel önlemler almak gerektiğini, çocuk ya da yaşlı ile ilgilenen kişinin boğulmaya sebep olma ihtimali yüksek gıdaları mümkünse gözetim altında yedirmesini önerdiklerini belirten Op. Dr. Kaplan Baha Temizgönül "Anaokulu öğretmeni, çocuk bakıcısı, ebeveynler, yaşlı bakım hizmeti veren kuruluşlarda çalışanların yabancı cisim ile boğulma vakalarını engellemek için ilk yardım öğrenmeleri gerekli. İlk yardımın basit teknikleri ile boğulan birinin hayatını kurtarmak mümkündür" dedi ve dikkat edilmesi ve de yapılması gerekenleri sıraladı:

· Öncelikle boğulan birinin farkına varmak gerekir.

· Boğulan kişiler genellikle konuşma güçlüğü yaşarlar.

· Nefes almakta zorlanır ya da gürültülü şekilde nefes alırlar.

· Öksürürler ve dudakları ya da ciltleri morarmaya başlar.

· Boğulma durumu uzun sürerse kişi bilincini kaybedebilir.

· Boğulmakta olan birini gördüğümüzde öncelikle iyi misin? Diye sorarak durumunu tespit etmeye çalışalım.

· Eğer cevap veremiyor ya da yardım istiyorsa kişinin arkasına geçerek sırtına hafifçe 5 kere vurabiliriz. Bu esnada çevrede başkaları varsa onlara 112'yi aramalarını söyleyelim.

· Sırta vurmakla yabancı cisim çıkmadıysa; kişinin arkasına geçerek bir elimizi yumruk şeklinde sıkıp kişinin göğüs kemiklerinden iman tahtası (Sternum) denilen kemiğin karın ile birleştiği yere yerleştirelim. Diğer elimizle yumruğumuzu kavrayıp, yaklaşık 5 kez hafifçe sanki kişiyi yukarı kaldırırcasına sıkalım. Bu manevra büyük ihtimale ile kişinin boğazında kalan yabancı cismi çıkartacaktır.

· Nadiren de olsa yabancı cisim çıkmaz ise ilk yardım sertifikası olan birinin kalp masajı yapmaya başlaması gerekebilir.

· Çevredekilerden ilk yardım bilen varsa vakit geçirmeden yardıma çağırmak akıllıca olacaktır.

· Ülkemizde ilk yardım eğitimi kurumsal şirketlerde ve okullarda verilemeye başlandı fakat her ebeveynin ilk yardım sertifikası almasını ve anaokulu, ilkokul ve yaşlı bakım evlerinde ilk yardım sertifikalı personel var mı? Diye sorgulamasını tavsiye ediyoruz.

· Her ilk yardım müdahalesinin olumsuz sonuçları da görülebilir, bu yüzden müdahaleyi mümkünse ilk yardım eğitimi almış kişiler yapmalıdır.

Beden dili ilk buluşmada duygularınızı ele veriyor

İlk buluşmada karşınızdaki kişinin sizin hakkınızda tam olarak ne hissettiğini anlamak zordur. Mobil tanışma uygulaması happn, ilk buluşmada partnerini daha iyi tanımak isteyenler için beden diline dair ipuçlarını paylaştı.

İlk buluşmalarda hepimizin aklının ucunda sürekli aynı soru olur: "Benden hoşlandı mı?" Bu soruya yanıt ararken en sık başvurulan yollardan biri de karşımızdakinin beden dilini okumak. Mobil tanışma uygulaması happn ilk buluşmada duyguları ele veren beden diline dair tüyolar veriyor:

Saçlarıyla oynuyorsa doğru yoldasınız: 
Beden dili uzmanlarına göre insanlar hoşlandığı kişinin yanındayken saçlarını düzeltiyor ya da saçlarıyla oynuyor. Farkında olmadan yapılan bu hareketin altında içgüdüler yatıyor. Kadınlar hoşlandıkları kişinin karşısında içgüdüsel olarak yüzlerinin yuvarlak hatlarını ortaya çıkarmak için saçlarını kulak arkasına atıyor. Ancak saçlarla oynamak sanıldığı gibi sadece kadınlara özgü değil. Erkekler de ilgilendikleri kişinin yanında istemsiz de olsa saçlarını düzeltiyor.

Telefonuna gömülürse alarma geçin: 
Günümüzde buluşmalara geç kalmak ya da muhabbeti soğuk bir şakayla bozmak gibi sorunların yerini, havadan sudan konuştuktan hemen sonra akıllı telefonlarına gömülenler aldı. İlk buluşmada karşınızdaki sık sık telefonunu kontrol ediyor, hatta mesajlaşıyorsa alarm durumuna geçmekte fayda var. Karşınızdaki telefon bağımlılığı kabul edilen nomofobiden mustarip değilse ya sizinle pek de ilgilenmiyor ya da arkadaş gruplarına buluşmanın nasıl geçtiğiyle ilgili yazıyordur. Her iki durumda da sizi tanımaya ayıracağı zamanı telefonda geçirmesi olumsuz bir mesaj verir. Ancak yine de ondan hoşlandıysanız, bir şans daha vermek için eğlenceli bir sohbet konusu açmayı deneyebilirsiniz.

Küçük temaslar: 
Sohbet sırasında elinize, kolunuza ya da omzunuza küçük dokunuşlar yapıyorsa sizden hoşlanıyordur. Bazı insanların dokunarak konuşma alışkanlığı olduğunu da unutmadan, karşınızdakinin hareketlerini gözlemleyin. Hiç komik olmasa da sözlerinize gülümsüyor ve hafifçe kolunuza temas ediyorsa, büyük ihtimalle size yakın olmak ve sizi daha yakından tanımak istiyor.

Göz teması önemli: 
Konuşurken gözlerini sizden kaçırmıyor, hatta direkt gözlerinizin içine bakıyorsa, aranızda fiziksel bir çekim olduğu su götürmez. Siz konuşurken göz teması kuruyor ve gözbebeklerinin normalden daha iri ve parlak görünüyorsa, sizinle ilgileniyor ve sizin ilginizi bekliyor demektir.

Sizi taklit ediyorsa doğru yoldasınız: 
Her hareketinizin bir benzerini mi yapıyor ve adeta sizi taklit mi ediyor. Elinizi masaya koydunuz, bacak bacak üstüne attınız, kahvenizden bir yudum aldınız ve o da aynı hareketleri mi tekrarlıyor? Uzmanlara göre, farkında olmadan sizin hareketlerinizi taklit eden kişi sizi kendine yakın görüyor ve büyük olasılıkla size güveniyordur. İlk buluşmada hareketlerinizi sıklıkla olmasa da taklit eden birine rastladıysanız şanslısınız, şimdiden güvenini kazandınız demektir.

Aşk yüzü güldürür:
Karşınızda neşeli, en gergin anlarda bile gülümseyen biri varsa, emin olmanız gereken tek bir şey var o da sizden hoşlandığı. Buluşmalarda bazen can sıkıcı olabilecek durumlar yaşanır, garson siparişi yanlış getirir ya da rezerve ettiğiniz masaya başkasını oturtur. Gerginlik yaratabilecek bu tür durumlarda karşınızdaki gülümsüyor ve bu durumla eğlenebiliyorsa, şartlar ne olursa olsun sizinle vakit geçirmekten memnun demektir. Olumsuz bir durum olsun ya da olmasın, sık sık nedensizce gülümseyen biri varsa yanınızda, gecenin sonunda mutlaka bir sonraki randevu ayarlanacak demektir.

Buharda pişmiş yemekleri tercih edin

Sindirim sistemini etkileyen ülser, mide dokusunda meydana gelen yaralar ve iltihaplanmalar olarak kendini gösteriyor. Hayat kalitesini düşüren bir mide hastalığı olarak dikkat çeken ülser, beslenme düzeninde yapılan değişikliklerle belli ölçüde kontrol altına alınabiliyor. 

Batıgöz Sağlık Grubu'ndan Gastroenteroloji Uzmanı Uzm. Dr. Halil Genç, ülser ile ilgili merak edilenleri anlattı…

Ülser nedir?
Ülser, mide ya da onikiparmak bağırsağının, mide asidi ve pepsin gibi sıvılar tarafından tahrip edilip, doku kaybının oluşmasıdır. Doku kaybının yanı sıra mide ya da onikiparmak bağırsağında pepsinin de etkisi ile yaralar oluşur. Enflamasyon adı verilen bu yaralar, ülkemizde mideden çok onikiparmak bağırsağında görülmektedir. Midede oluşan ülserler gastrik ülser, onikiparmak bağırsağında oluşan ülserler duoedenum ülseri veya bulber ülser olarak adlandırılır. 3-5mm den 5 cm.'e varan genişlikte olabilirler.

Belirtileri nelerdir?
Ülserin en sık rastlanan belirtisi, karnın üst kısmında yanma şeklinde hissedilen ağrıdır. Özellikle öğün aralarında kendini daha çok gösteren ülser, özellikle onikiparmak ülseri olan kişileri gecenin herhangi bir saatinde uyandırabilir. Diğer belirtiler ise şöyledir:


  • Bulantı
  • Hazımsızlık
  • Şişkinlik ve gaz
  • İştahsızlık
  • Kilo kaybı
  • Sık acıkma
  • Kusma ile gelen rahatlama
  • Yemek yedikten sonra mide ağrısı


ERKEKLERİ DAHA FAZLA ETKİLİYOR

Kadınlarda mı yoksa erkeklerde mi daha sık karşılaşılır?
Ülser erkeklerde, kadınlara oranla üç kat daha fazla görülür. Yaşam boyu ülser görülme oranı erkeklerde yüzde 11-14, kadınlarda ise yüzde 8-11'dir. ABD'de erkek ve kadınlarda görülme oranı eşitken, Batı Avrupa'da ise erkeklerde kadınlardan 2-3 kat fazla görüldüğü bildirilmiştir. Özellikle 30-50 yaş grubunda daha çok görülen ülser, 60 yaş civarında kadınlarda daha çok ortaya çıkar.

BESİNLERİ İYİ ÇİĞNEYİN

Nedenleri nelerdir?
Midenin koruyucu mekanizmaları ve midede sorun yaratacak mekanizmalar arasında bir dengesizlik ortaya çıkar ise kişide mide şikayetleri başlar. Ülserin ortaya çıkmasını kolaylaştıran bazı faktörler vardır. İnsan vücudunda mekanik ve fizyolojik etkileri olan helicobacter pylori adı verilen bir bakteri, sigara ve alkol tüketimi ile ve bazı ilaçlar ülsere neden olan en önemli etkenlerdir. Bunun yanı sıra;


  • Genetik faktörler
  • Dengesiz ve sağlıksız beslenme düzeni
  • Besinlerde hijyene dikkat etmemek
  • Aşırı tuz tüketimi
  • Besinleri az çiğnemek
  • Uzun süre aç kalmak
  • Mideyi fazla doldurmak
  • Uykusuzluk
  • Yorgunluk
  • Stres ülserin nedenleri arasında sayılabilir.


ERKEN TEŞHİS KANSERDEN KORUR

Ülser nasıl teşhis edilebilir?
Gastroenteroloji Uzmanı Uzm. Dr. Halil Genç, "Ülser teşhisinin en doğru yöntemi endoskopidir. Ülserin mide kanserine dönüşmesini önlemede ülserin endoskopi ile erken teşhis edilebilmesi çok önemlidir" dedi.

TEKRARLAYABİLİR!

Ülserin tedavisi nasıl yapılır?
Ülser tedavisinde helicobacter pylori asidini baskılayan ilaçlar ve pozitif bulunursa enfeksiyona yönelik antibiyotik tedavisi verilir. Ülser ilaçları mide asitlerini azaltarak kişinin yakınmalarını rahatlatır. Bunun yanı sıra mide asidinin ülser üzerine etkisini ortadan kaldırarak, iyileşmeyi sağlar. Çoğu ülser ilaç tedavisi ile iyileşir. İlaç tedavisinin dışında uygulanan diğer yöntem ise asit ve pepsin salgısını engellemek için bu salgıyı uyaran sinirin (vagus siniri) kesilmesine dayanır. Ancak tekrar etme riski olabilir. Bazı ülser vakaları kanama, daralma -tıkanma, delinme gibi sorunlara yol açarsa ameliyat gerekebilir. Ülserler kronik ve tekrarlayıcıdır, hayat kalitesini azaltır. Tedavi edilemeyen bir ülserin iyileşmesi 10- 15 yıl kadar sürer. Bunun yanı sıra ülser diyeti de ülser tedavisinde yardımcıdır.

ÜLSER DİYETİ


MİDENİZ UZUN SÜRE BOŞ KALMASIN, ÖĞÜNLERİ ATLAMAYIN

Ülser diyeti nedir? Nelere dikkat edilmelidir?

Batıgöz Sağlık Grubu'ndan Gastroenteroloji Uzmanı Uzm. Dr. Halil Genç, ülser diyetini şu sözlerle anlattı:

Mide yanmasını önlemek için içilen süt bile ülser rahatsızlığını ileri seviyelere götürebilir. Bu nedenle ülser hastaları midelerine iyi gelmeyen, mide salgısını artıran her türlü gıda ve içecekten kesinlikle uzak durmalıdır. Ekşi, acı, soğanlı yiyecekler şikayetleri artırıyorsa onlardan uzak bir beslenme rutini oluşturulmalıdır. Sigara içmek ülser tedavisini bloke ederek ülserin iyileşmesini geciktirmektedir. Alkol alımı da yüzeysel mukoza direncini bozduğu için gastrit ve ülser gibi hastalıkların tedavisini zorlu hale getirir. Özellikle akut ülserde kesinlikle alkol kullanımından uzak durulmalıdır.

  • Sağlıklı ve düzenli bir beslenme programını uygulayın.
  • Kahvaltı etmeyi ve öğünlerinizi ihmal etmeyin.
  • Kızartma, aşırı şekerli, tuzlu ve yağlı tatlılardan uzak durun.
  • Yeterli sıvı almaya özen gösterin.
  • Çay ve kahveyi sınırlayın.
  • Akşamları buharda pişmiş yemekleri tercih edin.
  • Küçük porsiyonlar tüketin
  • Mideniz uzun süre boş kalmasın.
  • Tatlı olarak taze ve kuru meyveler, meyveli yoğurtlar veya sütlü tatlıları tercih edin.

Mavi Sığınak Urla Otelleri Neredekal’da

Efsanelerle örülü Urla Otelleri, mavi suları ve eşsiz doğasıyla mucizeler yaratıyor.


Mavi sularla oynayarak, dalgalarla düşe kalka mucizevi koylar, plajlar, burunlar yapar; dağlar, tepeler aşar ve Ege'nin ortasına doğru 86 kilometre boyunca uzanır Urla Yarımadası. İzmir il sınırları içinde kalan bu eşsiz yarımadanın insanları biraz sanatçı, biraz balıkçı, biraz çiftçi, biraz başına buyruktur ama bilgece yaşarlar.

Ege Denizi'ne, kabaca bir ayağı andırır şekilde uzanan Urla Yarımadası aslında İzmir il sınırları içinde kalıyor. Ama burada yaşayanlar kendilerini, adını kullanmaksızın “'yarımadalı”' olarak da nitelendirir. Efsanelerle örülü bu kara parçasında Urla, Çeşme, Karaburun, Seferihisar, Balçova, Menderes, Güzelbahçe, Karabağlar, Narlıdere gibi oldukça fazla ilçe bulunmasına karşın, onların sınırları ve aralarındaki farklılıklar pek dikkate alınmaz.

Sadece denizlerle değil adalarla da çevrilidir Urla Yarımadası. Yarımadaya adını veren Urla ilçesinin İzmir Körfezi'ne bakan kıyılarının açıklarında irili ufaklı 12 ada var. Bunlar en güzel, bir dağ köyü sayılan Güvendik'ten izleyebilirsiniz; mavinin üzerine serpilmiş yeşil lekeleri andırırlar. Ya da bir balıkçı teknesiyle balıkçıların eşliğinde onları tek tek gezebilirsiniz…

Kaynak: neredekal.com

Kilo veremiyorsanız nedeni hormonlar olabilir

İştah ve metabolizma üzerine etkileri nedeni ile bazı hormon hastalıklarında şişmanlama, vücutta yağ dağılımının değişmesi gibi sorunlar yaşanabilir. 

Liv Hospital Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Serpil Salman kilo vermeyi zorlaştıran hormonal sorunları anlattı.

İnsülin direnci: 

İnsülin kandaki şekerin hücre içine geçişini sağlar. Bu mekanizmada bir sorun varsa, daha fazla insülin salgılanarak kan şekeri ayarlanmaya çalışılır. Bu durumda insülinin yağ metabolizması ile ilgili görevleri abartılı bir şekilde yerine getirilir, karın bölgesinde yağlanma ve kilo artışı görülür. İnsülin direnci olan kişilerin açlığa tahammülü azalır, kolay kilo alıp zor verirler.

Hipotiroidi (Tiroid hormon azlığı): 

Tiroid hormon düzeyinin azalması kiloya meyil yaratabilir. Çünkü hem metabolizma yavaşlar hem de vücutta su tutulur. Ancak hipotiroid belirgin şişmanlığın ana sebebi değil, mevcut sorunu artıran bir faktör olarak karşımıza çıkar. Aşırı miktarda tiroid hormonu kullanarak kilo vermeye çalışmak kalp ritminde düzensizlik, kemik erimesi gibi oldukça ciddi sorunlara yol açabilir, tercih edilmemelidir.

Menopoz: 

Vücut yağ dağılımında cinsiyet hormonları da önemlidir. Kadınlarda menopozla birlikte östrojen azalır, bu durum vücuttaki yağın karın bölgesinde yerleşmesine neden olur.

Cushing sendromu: 

Kortizol hormonunun aşırı salındığı bir tümör nedeni ile oluşan, karın bölgesinde yağlanma, kol ve bacaklarda incelme gibi birçok belirtinin olduğu nadir bir şişmanlık nedenidir.

Kortizol: 

İlaç olarak verilen kortizon da vücutta kortizole dönüşerek benzer etki yapabilir. Kortizol vücutta stresle salınan bir hormondur, ama stresin kilo artışına neden olabileceği tartışmalı bir konudur.

Büyüme hormonu: 

Vücut yağ oranı ve yağ dağılımını belirleyen hormondur. Şişmanlarda büyüme hormonu nispeten düşüktür ama hastalık derecesinde eksikliği yoksa büyüme hormonu tedavi olarak önerilmemelidir.

Panik atağın 4 belirtisine dikkat

Birden ve beklenmedik şekilde başlayan ya da daha seyrek olarak kalabalık yerler gibi bilinen ortamlarda (agorafobik panik bozukluk) ortaya çıkan ve giderek şiddetlenerek bireyi dehşete düşüren panik ataklar, göğüs ağrısı, çarpıntı, terleme ve nefes darlığı gibi belirtiler yüzünden kalp krizi ile karıştırılabiliyor. 

Kişiler kendilerine kötü bir şey olacak korkusuyla hastane ve çevresinde günlerini geçirebiliyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Psikiyatri Bölümü'nden Prof. Dr. Ercan Abay, panik bozukluk ve panik atak hakkında bilgilendiriyor.

Panik atak, genellikle beklenmedik bir şekilde başlayan ve yineleyici, insanı dehşete düşüren yoğun sıkıntı nöbetleridir. Panik atak sırasında yaşanan nöbetler genelde 10-30 dakika arasında kendiliğinden geçebiliyor. Tek başına atak panik atak olarak değerlendirilirken tekrarlayan panik ataklarla ve ataklar arası dönemlerde tekrar olacağı şeklinde beklenti kaygıları ile giden tabloya panik bozukluk tanısı konmaktadır. Hastalıkta ilk belirtiler birdenbire başlayan göğüs ağrısı, göğüste sıkışma, çarpıntı, nefes alamama, terleme, titreme, üşüme, bulantı ya da karın ağrısı, baş dönmesi, düşecek ya da bayılacakmış gibi olma, uyuşma olarak sıralanmaktadır. Birey, o anlarda "kalp krizi" geçirdiğini ya da felç geçirmekte olduğunu zannedip "ölüm korkusu" ya da çıldırıp "delireceği korkusu" yaşamaktadır.

Hastalık hastası olma evresi

Bu evrelerde bireye acil servislerde fiziksel hastalık bulunmadığından dolayı sakinleştirici yapılıp, evine gönderilmektedir. Bir süreliğine rahatlayan kişi, bir süre sonra yeni bir atak geçirmektedir. Her atakta hastaneye giden hasta, bir süre sonra kalbinde ya da beyninde olumsuz bir hastalık olduğuna inanmaktadır. Ancak bireyde, doktorların yaptıkları incelemelerde bedensel bir hastalık saptanmamaktadır.

Kalp krizi geçirme korkusu başlıyor

Ataklar devam ettikçe bireyler gergin, huzursuz ve endişeli bir biçimde yeni bir atak geçirmeyi beklemektedir. Bu atakların çoğu zaman belirsiz zaman ve yerlerde gelmesi korkuyu artırmaktadır. Ataklar sıklaştıkça, kalp krizi geçirip ölme, kontrolünü kaybedip çıldırma korkuları pekişmektedir. Bireyler daha sonrasında evde kimsenin olmadığı bir zamanda kalp krizi geçirmekten ya da kontrolünü kaybederek çıldırıp intihar etmekten şiddetle korkmakta ve bu düşüncelerden dolayı yoğun bir üzüntü duymaktadırlar.

Hastanede ya da bahçesinde geçen günler

Kişiler bir süre sonra ataklara sebep olacağını düşündükleri yiyecek ve içecekleri tüketmez olurlar ve ataklarını bastırmak için alkol, madde ya da ilaç kullanmaktadırlar. Hasta bireylerden bazıları çevrelerine zarar vereceği korkusuyla kendilerini kısıtlama yoluna gitmektedirler. Bu kişiler, gerektiğinde acil yardımı çabuk almak için bütün günlerini hastanede ya da bahçesinde geçirerek bu ortamlarda kendilerini güvende hissetmektedirler.

En az 4 belirti varsa panik atak hastası olabilirsiniz


  • Göğüs ağrısı, göğüste sıkışma, çarpıntı, kalbin kuvvetli ya da hızlı vurması,
  • Terleme, uyuşma ya da karıncalanma,
  • Nefes darlığı ya da boğulur gibi olma, soluğun kesilmesi,
  • Baş dönmesi, sersemlik, bayılacak gibi olma,
  • Üşüme, ürperme ya da ateş basması, çıldırma korkusu,
  • Bulantı, karın ağrısı, titreme ya da sarsılma, ölüm korkusu
  • Kendini, çevresindekileri değişmiş, tuhaf ve farklı hissetme.
  • Panik atağın sebebi
  • Toplumda yüzde 3-4 oranında görülen panik bozukluk genellikle 20-35 yaş arasında başlamaktadır. Panik atakların sık yaşanmasıyla oluşan panik bozukluk, beynimizdeki sinir hücrelerinden salgılanan bazı kimyasalların (serotonin, noradrenalin gibi) anormal çalışmasından oluşmaktadır. Hastalarda bir süre sonra panik atağın geleceğini sandıkları yerlere gidememe gibi sorunlar yani agorafobi de oluşmaktadır.


Panik bozukluğun tedavisi

Panik bozuklukta iki tür tedavi (ilaç tedavisi ve psikoterapi) birlikte uygulanmaktadır. Bu tedavilerden ilaç tedavisi; kişide beyin sinir hücrelerindeki bozuk olan biyokimyasal aktiviteyi düzenleyen ilaçlarla en az bir-iki yıl sürdürülmektedir. Bunun yanında hastalara panik atak belirtilerinden korkmamaları için düşünce değişikliğine gitmelerinin (bilişsel yeniden yapılandırma gibi) sağlandığı ve nefes ve kas egzersizlerini de içeren bilişsel davranışçı psikoterapiler uygulanmaktadır.

Depresyonun 9 belirtisine dikkat!

Çağımızın en önemli rahatsızlıklarından biri olan depresyona her yaş grubunda sıklıkla rastlanıyor. Kişinin yaşam kalitesini önemli ölçüde etkileyen bu sorunla mücadelede uzman yardımı almak, sosyal hayattan kopmamak, egzersiz yapmak ve dostlarla sıkıntıları paylaşmak büyük önem taşıyor. 

Memorial Bahçelievler Hastanesi Psikiyatri Bölümü'nden Prof. Dr. Ercan Abay, depresyon belirtileri ve alınması gereken önlemler hakkında bilgi verdi.

Her 5 kişiden 1'i yaşamının bir döneminde depresyon ile karşılaşıyor

Derin üzüntüler, stres, sıkıntı, yaşam şartları, ekonomik sorunlar... Bu liste daha da uzayabilmektedir. Her insanın hayatı boyunca karşılaşabileceği bu tür problemler, başa çıkılamaz hale geldiğinde ruh halinde sorunlara neden olabilir. Ancak üzüntü ve keder halinin günlük aktiviteleri engelleyecek bir hal alarak, uzun sürmesi ve işlevselliği bozması depresyon gelişiminin belirtisi olabilmektedir.Depresyon tanısının koyulabilmesi için kişideki bazı özellikler sorgulanmalıdır.

1 - Çökkün duygudurum: Kişide çökkün, kederli, kasvetli ve sıkıntılı bir duygudurum hakimdir.

2 - İlgisizlik: Önceden severek yapılan günlük etkinliklere (okumak, egzersiz yapmak, TV seyretmek gibi) ilginin azalabilir.

3 - Uyku bozuklukları: Bu durumda uyku durumuna geçememe, sık sık uyanma, sabah erken uyanma ya da uyku halinin artması gibi tablolar gözlenebilir. Depresyondaki kişiler uyumadıkları halde yatmaya eğilimlidir ki bu da söz konusu rahatsızlığın sürmesinde dikkat çekici bir özelliktir.

4 - İştah sorunları: Kişi kilo kaybedebilir. Son bir ayda diyet yapmadan ortalama kilonun %5'i kadar, en az 4-5kg. verilebilir.Bazı depresif kişilerde de kilo artışı olabilmektedir.

5 - Konsantrasyon güçlüğü: Depresyon halinde kişide dikkat dağınıklığı ve konsantrasyon güçlüğü görülür.

6 - Yorgunluk: Fiziksel enerjide azalma ortaya çıkar.

7 - Psikomotor huzursuzluk ya da retardasyon: Depresyon tablosu kişide ajitasyon hali ya da psikolojik fonksiyonlarda azalmaya yol açar.

8 - Suçluluk-değersizlik düşünceleri: Yaşanan olaylardan suçluluk duyulabildiği gibi kişinin kendini değersiz hissetmesine de rastlanabilir.

9 - Yaşamı tehdit eden düşünceler: Kişide ölüm düşünceleri, eğilimleri ya da girişimleri yani intihara yatkınlık görülebilir.

Son 15 gündür, yaşamınızın rutin akışınızı bozacak derecede bu belirtilerin en az 5'ini kendinizde fark ediyorsanız, bu durum majör depresyonla karşı karşıya olduğunuz ve psikiyatrik yardım almanız gerektiği anlamına gelebilir.

İlaçların bağımlılık yaptığı inanışı doğru değil

Depresyon; hafif, orta ve ağır olmak üzere derecelendirilmektedir. Depresyon ile mücadelede psikoterapi ve ilaç tedavisi öne çıkmaktadır. Bununla birlikte kişinin egzersiz yapması ve beslenme düzenine dikkat etmesi de önem taşımaktadır. Depresyon halinin hafif ve orta derecede olması halinde sık seanslarla psikoterapi tek başına yeterli olabilir, ancak ağır depresyonlarda ilaç tedavisi önceliklidir ve depresyon şiddeti hafiflemeye başlayınca psikoterapi de eklenebilir. Depresyon ilaçlarının bağımlılık yaptığına dair toplumda yanlış bir inanış bulunmaktadır. Bu tür ilaçların bazı yan etkileri bazı kişilerde görülebilse de, bunlar 1-2 hafta içinde geçmektedir. 3 hafta içinde kişi ilaç tedavisinden yarar görebilmektedir.

Ancak bu ilaç tek başına yeterli gelmeyebilir. Kişinin hayata bakışını düzenleyen, olumsuz otomatik düşüncelerin yerine olumlu alternatif düşüncelerin geçmesini sağlayan bilişsel yapılandırma gibi teknikleri içeren ve depresif nöbetlerin ortaya çıkmasını da önleyebilecek bilişsel-davranışçı terapi de alınması önemlidir.

Sosyalleşmekten vazgeçmeyin ve bol bol yürüyüş yapın

Depresyon durumunda kişinin kendi başına çare aramaktan ya da kötü alışkanlıklardan kaçınması önemlidir. Ruh sağlığını güçlendirmek için ise mümkün olduğunca sosyal olmak, dost bilinen kişilerle sorunların paylaşılması gerekir. Ruh sağlığı uzmanlarından kaçınmamak, bu konuda aile hekimlerine danışmak ve yardım almak da önem taşımaktadır. Fiziksel aktivitenin, özellikle de tempolu yürüyüşün antidepresan etkisinin olduğu bilinmektedir.

Akşam yemek öncesi gün batmadan yapılacak 30 – 40 dakikalık tempolu yürüyüşün uykuya geçişi kolaylaştırdığı ve antidepresan etkisi olduğu unutulmamalıdır. Kafeinli içeceklerin tüketilmemesi ve alkolden uzak durulması faydalı olabilir. Ayrıca kişinin intihara eğilimi, bu tür düşünceleri varsa yakınları tarafından mutlaka bir uzmana yönlendirilmesi gerekir.

Cilt Bakımında Doğal Çözüm: Kakao Yağı

Yaz aylarının gelmesiyle cildimizi güneşin zararlı ışınlarından en doğal yollarla korumanın yollarını aradığımız bugünlerde kokusuyla hepimizi cezbeden kakao yağı, faydalarıyla şaşırtıyor. 

Genellikle bronzlaşmak için tercih edilen kakao yağının içerisinde herhangi bir kimyasal madde bulunmuyor. Yemek.com cilt bakımında doğal çözümler arayanlar için mucizevi kakao yağının faydalarını derledi.

Bronzlaştırıcı etkisiyle tanıdığımız kakao yağı, yaz aylarının gelmesiyle birlikte güneşin zararlı ışınlarından, sıcaklardan ve nemden zarar gören cildimizi korumakla kalmıyor ciltteki çatlaklardan yıpranmış saçlara kadar birçok şeye iyi geliyor. İçerdiği yağ asitleri nedeniyle doğal ve faydalı yağların başında gelen kakao yağı, doğru bir şekilde ve miktarda kullanıldığında bağışıklık sistemini de düzenliyor.

Kakao yağı hem katı hem sıvı halde kullanılabiliyor

Kakao yağı genel olarak katı halde bulunsa da vücut sıcaklığıyla kolayca eridiğinden doğrudan cilde uygulanabiliyor. Alerjik reaksiyonların oluşması ihtimaline karşın kakao yağı öncelikle vücutta çok küçük bir alana uygulanıp 24 saat gözlemlendikten sonra kullanılmalı.

Kakao yağı Hindistan cevizi yağı ya da zeytinyağı gibi yağlarla da karıştırılarak etkisi artırılabiliyor. Bu sayede cildin nemlendirilmesi hızlanırken vücuttaki çatlaklar ve yara izleriyle baş ediliyor.

Bunun yanı sıra, özellikle kuru ve yıpranmış ciltler ya da saçlar için kullanacaksanız bal ve süt gibi destekleyici malzemeler de karıştırılabiliyor.

Kakao yağı sıklıkla bronzlaşmak için kullanıyor ancak mutlaka kakao yağını sürmeden önce cildine bir güneş koruyucu krem sürülmesi gerekiyor. Aksi halde çok hızlı bir şekilde yanabilir, vücutta güneş yanıklarının neden olduğu kızarıklık, kaşıntı gibi belirtiler baş gösterebilir.

Kakao yağı, doğru bir şekilde ve miktarda kullanıldığında bilinen ciddi bir zararı bulunmuyor. Ancak kakao yağı, doymuş yağ içerdiğinden kakao yağı ile hazırlanan yiyecekler çok fazla yendiğinde kalori ve yağ olarak dönebiliyor. Bu nedenle içinde kakao yağı bulunan yiyecekleri aşırıya kaçmadan tüketmek büyük önem taşıyor. Aynı şekilde fazla tüketilmesi hazımsızlık, uykusuzluk gibi sorunlara da neden olabiliyor.

Kakao yağının faydaları saymakla bitmiyor:

Kakao yağı, güçlü antioksidan özellikleri sayesinde bağışıklık sistemini güçlendiriyor.

Ölçülü olarak tüketildiğinde kalp krizi, felç gibi ciddi kalp ve damar hastalıklarına yakalanma riskini azaltıyor.

Stres ve yorgunluğa iyi geliyor, stres nedeniyle yaşanan uykusuzluk sorununa da çözüm oluyor.

Bağırsakların sağlıkla çalışmasına destek oluyor, bu özelliğiyle kabızlık sorunu yaşayanlara da yardım ediyor.

Kakao yağı cildin nemlenmesini sağlıyor, bu sayede özellikle kuru cilt sorunu yaşayanlara iyi geliyor.

Nemlendirici özelliği nedeniyle kuruyan, çatlayan dudakların bakımında da rahatlıkla kullanılabiliyor.

Kakao yağı, antioksidan bakımından zengin olduğundan hücrelerin serbest radikallerden arınmasını sağlıyor. Bu zararlı maddeler yüzünden zarar gören cildin onarılmasını sağlıyor.

Cildi onarırken kırışıklıklara karşı da olumlu etkilerde bulunuyor. Yaşlanma karşıtı bir etki oluşturuyor.

Özellikle ciltte oluşan çatlakların oluşumunu engelliyor, var olan çatlakların görünümünü en aza indiriyor.

Yaralanmalar nedeniyle oluşan ama bir türlü geçmek bilmeyen izlerin görünümünü de iyileştiriyor.

Kakao yağı bronzlaşmanın daha hızlı ve kalıcı olmasını sağladığından güneşlenip bronzlaşmak isteyenlerin kullandığı en doğal ürünlerden olmasıyla da biliniyor.

Kuru ve yıpranmış saçların sağlığına kavuşmasına destek oluyor.

Kepek sorununun çözümünde de önemli roller üstlenebiliyor.

Son olarak ağız içinde oluşan yaralara, egzama ve sedef rahatsızlığı gibi cilt sorunlarına da iyi geldiği söyleniyor.